
“CHE GUEVARA: SON YOLDAŞLAR” GERİDE KALANLARIN HİKÂYESİNİ ANLATIYOR
Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nde izlediğim filmler arasında beni en çok etkileyenlerden biri, Christophe Dimitri Réveille’in “Che Guevara: Son Yoldaşlar” belgeseli oldu. Bildiğimizi sandığımız bir tarihe bu kez merkezdeki isimden değil, onun gölgesinde kalanlardan bakıyor.
Che Guevara’nın yüzünü bilmeyenimiz yok. Alberto Korda’nın çektiği o fotoğraf, çoktan bir insanın portresi olmaktan çıktı; afişlere, tişörtlere, duvarlara taşındı. Che öldü ama görüntüsü yaşamaya devam etti. Öylesine büyüdü ki yanında yürüyenlerin yüzleri giderek silindi.
Christophe Dimitri Réveille’in “Che Guevara: Son Yoldaşlar” belgeseli tam da o silinen yüzlerin peşine düşüyor.
Film daha başında niyetini açık ediyor:
“Bu, devrimleri yapan ama isimleri hiç anılmayanların hikâyesi.”
Aslında belgeselin bütün meselesi bu cümlenin içinde.
1967’de Bolivya’da Che Guevara yakalanıp öldürüldüğünde dünya için hikâye büyük ölçüde bitiyor. Oysa geride onunla aynı dağlarda yürümüş, aynı kuşatmanın içinde kalmış ve ölümden kurtulmayı başarmış bir avuç insan var.
Che’nin ölümü onlar için son değil, başka bir hikâyenin başlangıcı.
Christophe Dimitri Réveille de kamerayı tam oraya çeviriyor.
Ve belgeseli sevmemin nedenlerinden biri bu oldu.
Che Guevara’yı bir kez daha anlatmak yerine onun yanında yürüyen ama giderek büyüyen Che mitinin gölgesinde kalan insanları anlatıyor. Yönetmenin 22 yıla yayılan araştırması sayesinde tarih kitaplarının birkaç satırla geçtiği insanlar, yıllar sonra kendi hikâyelerinin anlatıcısına dönüşüyor.
Che öldürüldükten sonra hayatta kalanların önünde iki seçenek var: teslim olmak ya da devam etmek.
Filmde o günleri hatırlayan gerillalardan biri bunu son derece yalın bir cümleyle anlatıyor:
“İlk söylediğimiz şey mücadeleye devam etmemiz gerektiğiydi.”
Ardından gelen söz ise neredeyse onların ruh halinin özeti:
“Son adam kalana kadar mücadeleye devam etmek.”
Bugünden bakınca bu sözleri romantikleştirmek kolay. Ama film bunu yalnızca bir kahramanlık hikâyesine dönüştürmüyor. Çünkü biraz sonra o sözlerin arkasındaki bedeli görmeye başlıyoruz.
Açlık, korku, yaralanmalar, takip edilme duygusu ve her an yakalanma ihtimali…
Hayatta kalanlar Bolivya boyunca yaklaşık 2 bin 400 kilometrelik bir kaçışa girişiyor. Peşlerinde binlerce asker var. Gidecekleri yol belirsiz, güvenebilecekleri insan sayısı çok az.
Ama filmde yıllar sonra gelen bir başka cümle var:
“Biz geri çekilmeyi hiç düşünmedik.”
Belgeseli izlerken beni etkileyen, bu sözlerin yıllar sonra söyleniyor olmasıydı.
Çünkü karşımızda artık dağlarda yürüyen genç gerillalar yok. Yaşlanmış insanlar var. Yüzlerinde geçen zaman, seslerinde ise hâlâ o günlerin izi.
Tarih genç insanların fotoğraflarını saklıyor; hayat onları yaşlandırıyor.
Réveille tam da bu iki zamanın arasına kamerasını yerleştiriyor.
Arşiv görüntülerini bugünün tanıklıklarıyla buluşturuyor. Görüntünün bulunmadığı anlarda ise animasyon devreye giriyor. Ama animasyon burada süs değil. Hafızanın eksik bıraktığı görüntüyü tamamlıyor. Hatırlamanın bazen bulanık, bazen parçalı doğasına uyuyor.
Bir süre sonra tarih belgeseli izlediğinizi bile unutuyorsunuz.
Yakalanacaklar mı?
Sınırı geçebilecekler mi?
Bir sonraki köyde onları kim bekliyor?
Film, sonucunu bildiğimiz bir tarihsel olaydan gerilim yaratmayı başarıyor. Üstelik bunu yaparken insanlarını kaybetmiyor.
Belki de filmin asıl başarısı burada.
Çünkü Che’nin hikâyesini anlatmak kolay değil ama Che’nin olmadığı bir Che hikâyesi anlatmak daha da zor.
Réveille bunu başarıyor.
Che sürekli filmin içinde ama merkezinde değil.
Merkezde onun ardından yürümeye devam edenler var.
Fotoğrafları duvarlara asılmayan insanlar da o tarihin sahibi midir?
Film bu soruyu yüksek sesle sormuyor. İnsanların hikâyelerini yan yana getirerek bize düşündürüyor.
Bu nedenle “Che Guevara: Son Yoldaşlar”ı yalnızca Che Guevara üzerine yapılmış bir belgesel olarak görmedim.
Benim için biraz da tarihin kimi hatırlayıp kimi unuttuğuna dair bir film.
Ve belgeselin sonunda Régis Debray’dan gelen bir düşünce bütün bu yolculuğu başka bir yere taşıyor:
“Zayıfın güçlüye karşı mücadele etmekte her zaman haklı olduğu” düşüncesi…
Çünkü mücadele eşitsiz, hatta baştan kaybedilmiş görünse bile “düşünülemez olan her zaman mümkündür.”
Film bittiğinde aklımda Che’nin o herkesin bildiği fotoğrafından çok, yıllar sonra kamera karşısında geçmişlerini anlatan insanların yüzleri kaldı.
Belki iyi bir belgeselin yapabileceği en güzel şeylerden biri de budur.
Bildiğimiz tarihi bir kez daha anlatmak yerine, o tarihin içinde bugüne kadar kimi görmediğimizi fark ettirmek.
Bu insanlar neden oradaydı?
Tam da filmin bu güçlü anlatısına kapılmışken, insanın zihnine başka bir soru takılıyor: Hikâyenin “nasıl”ını bu kadar iyi anlatan belgesel, “neden”ine ne kadar yaklaşıyor?
Onları Küba’dan binlerce kilometre uzağa, Bolivya’nın dağlarına götüren düşünce neydi? Nasıl bir Latin Amerika hayal ediyorlardı? Devrim onlar için ne demekti? Che öldükten sonra “mücadeleye devam” derken yalnızca hayatta kalmayı mı, yoksa hâlâ inandıkları siyasal bir geleceği mi kastediyorlardı?
Belgesel bu soruların kapısını açıyor ama içeri pek girmiyor.
Oysa karşımızdaki insanların kim olduklarını anlamak için yalnızca nasıl hayatta kaldıklarını değil, ne uğruna ölmeyi göze aldıklarını da bilmek gerekiyor.
Belki filmin eksik bıraktığı yer tam burası.
Che’nin gölgesinde kalan yoldaşlarını görünür kılıyor ama onları Che’nin yanına götüren düşünceyi aynı ölçüde görünür kılamıyor.
Bu tercih filmin değerini azaltmıyor; tersine, film bittikten sonra zihinde kalan sorulardan birine dönüşüyor. Çünkü Réveille’in asıl ilgisi ideolojik bir çözümlemeden çok insan hafızasında. Devrimin teorisini değil, devrimin içinden geçmiş insanların bugün ne hatırladığını kayda geçiriyor
Belgeselden çıkarken aklıma ister istemez bizim yakın tarihimiz geliyor.
Biz de bazı dönemleri birkaç yüz, birkaç isim, birkaç fotoğraf üzerinden hatırlıyoruz. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan… İsimlerini biliyoruz, fotoğraflarını tanıyoruz. Peki aynı dönemin içinde onlarla yan yana yürüyenleri, aynı evlerde kalanları, aynı korkuyu paylaşanları, yakalananları, cezaevine girenleri, hayatta kalanları ne kadar biliyoruz?
Christophe Dimitri Réveille, Che’nin hikâyesini bir kez daha anlatmak yerine geride kalanlara bakıyor. Belki bizim yakın tarihimizin de böyle bir kameraya ihtiyacı vardır.
Denizleri yalnızca bildiğimiz fotoğrafların içinden değil, arkadaşlarının bugünkü yüzlerinden ve hafızalarındananlatan bir belgesel nasıl olurdu?
Yıllar sonra o günleri nasıl hatırlıyorlar? Gençliklerinde inandıklarıyla bugün kurdukları ilişki ne? Birlikte yürüdükleri insanların kaybını bunca yıl nasıl taşıdılar? Ve belki en önemlisi, bizim bugün birkaç simge isme indirdiğimiz o dönemin içinde onlar ne gördüler, ne yaşadılar?
Kim bilir, belki bir gün böyle bir film de yapılır.
Kahraman yaratmadan, efsaneyi yeniden üretmeden; tanıklıkları, çelişkileri, hayal kırıklıklarını, dostlukları ve geçen zamanı yan yana koyarak…
Çünkü “Che Guevara: Son Yoldaşlar” bana en çok şunu düşündürdü:
Bazen tarihin en az bildiğimiz kısmı, kaybettiklerimizin değil, hayatta kalanların hikayesidir.

