
BİZE VAAT EDİLEN HAYAT NEREYE GİTTİ?
Ayvalık’ta birkaç gündür film izliyorum. Salon değişiyor, yönetmen değişiyor, karakterler değişiyor ama insanın peşini bırakmayan duygu pek değişmiyor.
Birileri evini kaybetmekten korkuyor. Birileri sahip olduğu hayatı korumaya çalışıyor. Birileri ailesinden kopamıyor, birileri gitmek istiyor. Eğitimli, meslek sahibi, kültürlü olmak artık kimseye eskisi kadar güvenli bir gelecek vaat etmiyor.
Perdede başka başka hayatlar var ama soru aynı: Ne oldu bize?
Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nin bu yıl yerli uzun metrajları “Orta Sınıflar Nereye Gidiyor?” başlığı altında toplaması boşuna değil. Sarı Zarflar, En Güzel Cenaze Şarkıları, Bir Arada Yalnız, İsimsiz Eserler Mezarlığı, Günyüzü, Karanlıkta Islık Çalanlar ve Süt Çiftliği birbirinden farklı filmler. Ama yan yana geldiklerinde bugünün orta sınıfına ait büyük bir fotoğraf ortaya çıkıyor.
O fotoğraf pek ferah değil.
Bir zamanlar bir hayat tarifi vardı
Oku.
İyi bir okul bitir.
Bir mesleğin olsun.
Çalış.
Evini kur.
Çocuğunu okut.
Sonra hayat bir biçimde yoluna girer.
Yıllarca orta sınıfa anlatılan hikâye aşağı yukarı buydu. Şimdi filmlerde gördüğümüz insanlar tam da bu hikâyenin ortasında kalmış gibiler. Kurallara uymuşlar ama vaat edilen sona ulaşamamışlar.
Belki bu yüzden filmlerde yalnızca parasızlık yok. Kaybetme korkusu var.
Evi kaybetmek, işi kaybetmek, statüyü kaybetmek, aileden gelen güvenceyi kaybetmek... Daha önemlisi, yarının bugünden daha iyi olacağına dair inancı kaybetmek.
Festivalde Polat Alpman'ın “orta sınıf melankolisi” üzerine söylediklerini dinlerken izlediğim filmler yeniden aklıma geldi. Alpman'ın sözünü ettiği şey tam da perdedeki karakterlerin üzerinde dolaşıyordu: Vaat edilen hayatın gerçekleşmeyeceğini yavaş yavaş anlamak.
Belki de bu filmlerin en güçlü ortaklığı burada.
Karakterler büyük bir felaketin ortasında değiller. Hayat devam ediyor. İşe gidiliyor, yemek yeniyor, aileler bir araya geliyor, çocuklarla konuşuluyor, telefonlara bakılıyor.
Ama bir şey eksilmiş. Geleceğe duyulan güven.
Ev artık yalnızca ev değil
Filmlerde “ev” meselesinin bu kadar sık karşımıza çıkması da tesadüf değil.
Bir zamanlar bağımsızlaşmanın işareti olan ev, şimdi kimi zaman aileye bağımlılığın da göstergesi. Aileden kalan bir eviniz varsa başka, kiranızı her ay kendi gelirinizle ödemek zorundaysanız başka bir hayat yaşıyorsunuz.
Dolayısıyla miras artık yalnızca mal mülk meselesi değil. Bir kuşağın diğerine devredebildiği güvence meselesi.
Çocukların yetişkin olduğu halde aile evinden ayrılamadığı, anne babaların “Bizden sonra ne yapacak?” diye düşündüğü bir dünyada aile hem sığınılacak son yer hem de yeni gerilimlerin başladığı alan haline geliyor.
Ayvalık'taki filmler bunu büyük laflarla söylemiyor. Zaten iyi sinemanın buna ihtiyacı da yok.
Bazen bir ev yeter.
Bir kira.
Satılması istenen bir arsa.
Anneyle çocuk arasında yarım kalan bir konuşma.
Daraldın mı? Nefes al
Sonra başka bir tuhaflık çıkıyor karşımıza.
Sorunlar büyüdükçe çözümler küçülüyor.
İş güvencen yok mu? Kendini geliştir.
Mutsuz musun? Kendine hedef koy.
Kaygılı mısın? Nefes al.
Yalnız mısın? Bir uygulama indir.
Polat Alpman'ın festivaldeki konuşmasında dikkat çektiği bu kişisel reçeteler, filmleri düşünürken de insanın zihnine takılıyor. Çünkü yapısal bir sorun giderek kişisel bir başarısızlık hikâyesine dönüşüyor.
İnsan sonunda kendisine kızıyor.
Yeterince çalışmadım mı?
Yanlış mesleği mi seçtim?
Daha cesur mu olmalıydım?
Gitmeli miydim?
Kalmalı mıydım?
Oysa bazen sorun insanın kendisinde değildir. Oyunun kuralları değişmiştir.
Gitmek de artık bir gelecek planı
Filmlerin çevresinde dolaşan başka bir kelime daha var: Gitmek.
Başka bir şehre, başka bir ülkeye, başka bir hayata...
Bir dönem ev almak, meslekte yükselmek ya da çocuklarına daha iyi bir eğitim sağlamak gelecek planının parçasıyken, şimdi “buradan gitmek” de o planın içine yerleşmiş durumda.
Ama herkes aynı biçimde gidemiyor.
Kiminin pasaportu var, kiminin parası. Kiminin başka ülkede okuyabilecek çocuğu, kiminin gidebileceği bir akrabası...
Dolayısıyla kaçış ihtimali bile sınıfsal.
Peki orta sınıflar nereye gidiyor?
Festival soruyu ortaya atmış.
Filmler ise tek bir cevap vermiyor.
İyi ki de vermiyor.
Ama birkaç gün boyunca bu filmleri arka arkaya izleyince şunu düşünmeden edemiyorum: Belki orta sınıf bir yere gitmiyor. Olduğu yerde kalmaya çalışırken zemin ayaklarının altından çekiliyor.
İşte bu nedenle Ayvalık'ta izlediğimiz filmler yalnızca belirli bir sınıfın ekonomik sıkıntısını anlatmıyor.
Bir hayat fikrinin çözülüşünü anlatıyor.
Çalışırsak karşılığını alacağımıza, çocuklarımızın bizden daha iyi yaşayacağına, eğitimli olmanın insanı koruyacağına, yarını planlayabileceğimize ilişkin o eski inancın çözülüşünü...
Festivalin “Orta Sınıflar Nereye Gidiyor?” başlıklı panelinde Fatih Özgüven’in moderatörlüğünde Polat Alpman, Pınar Yorgancıoğlu, Arda Ekşigil ve Enis Köstepen’i dinlerken şunu düşündüm: Bazen bir festivalde filmler kadar, filmlerin açtığı tartışmalar da iz bırakıyor. Bu panel de onlardan biriydi. Perdede gördüğümüz sıkışmışlığı, gelecek kaygısını, aileyi ve sınıf meselesini başka bir yerden yeniden düşündürdü. Festival pazar akşamına kadar devam edecek; önümüzde daha filmler var. Ama Ayvalık’tan şimdiden peşimize takılan bir soru var: Bize vaat edilen hayat nereye gitti?

