
KÜLÜN ALTINDA KALAN SESLER
45. İstanbul Film Festivali’nde Sinema Onur Ödülü’ne layık görülen Gianfranco Rosi, İstanbul’a uzaktan bakan bir yönetmen değil. İtalyan Lisesi yıllarında şehrin tarihî sokaklarında dolaşmış, bu kente gençliğinin izlerini bırakmış bir isim. Rosi’nin sineması, klasik belgesel kalıplarına mesafeli duran, gözlemle sezgiyi aynı düzlemde buluşturan bir hat üzerinde ilerliyor. Kurmaca ile belgesel arasındaki sınırları bilinçli olarak bulanıklaştıran yönetmen, kamerayı bir anlatı aracı olmaktan çok bir tanıklık biçimi olarak konumlandırıyor. Sacro GRA ile Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan kazanması ve ardından Fuocoammare ile Berlin Film Festivali’nde aynı başarıyı tekrarlaması, onun sinemasının yalnızca estetik değil, etik bir duruş da taşıdığını gösteriyor.
Şimdi Pompei: Bulutların Altında filmine yakından bakalım;
Gianfranco Rosi’nin Pompei’si bir felaket filmi değil; felaketin çoktan olup bittiği bir yerde yaşamaya devam etmenin tuhaf, neredeyse utangaç hâli. Pompeii burada yalnızca bir arkeolojik alan değil; üstü örtülmüş bir zamanın hâlâ sızdırdığı bir yüzey gibi.

Rosi’nin kamerası, alışıldık anlatı reflekslerinden bilinçli biçimde kaçıyor. Ne açıklıyor ne yönlendiriyor. Daha çok bekliyor. Bekledikçe, görüntünün içinden küçük çatlaklar açılıyor ve o çatlaklardan bir şehir değil, bir ruh hâli sızıyor.
Bir müze çalışanı, taşlaşmış bedenlerin arasında dolaşıyor. Onlara dokunmuyor ama onları yalnız bırakmıyor da. Sanki yaptığı iş korumak değil, refakat etmek. Cam vitrinlerin içindeki figürler birer sergi nesnesi olmaktan çıkıp bekleyen varlıklara dönüşüyor. Kadının sessizliği, bu bekleyişin diline uyum sağlıyor. Burada ölüm, çoktan gerçekleşmiş bir olay değil; hâlâ süren bir durum gibi.
Biraz ötede Japon arkeologlar toprağı dikkatle kazıyor. Her hareketleri ölçülü, neredeyse törensel. Toprağın altından çıkan şey yalnızca kemikler değil; zamanın kendisi. Ama bu kazı, geçmişi ortaya çıkarmaktan çok, bugünün ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatıyor. Çünkü her açılan katman, aslında bir diğerinin de gömülebileceğini ima ediyor. Bugün dediğimiz şey, kazılmayı bekleyen bir yarın gibi duruyor.

Film boyunca aralıklı olarak geçen tramvay ise şehrin nabzı gibi. Rayların üzerinde ilerleyen o metal gövde, geçmiş ile şimdi arasında gidip gelen bir zaman çizgisi kuruyor. İçindeki insanlar gündelik hayatın en sıradan hâlinde: bir yere yetişmeye çalışanlar, camdan dışarı bakanlar, düşüncelere dalanlar. Ama tramvayın ritmi, bu sıradanlığı tuhaf bir şekilde askıya alıyor. Sanki her durakta, görünmeyen bir ihtimal inip biniyor: bir sarsıntı, bir çöküş, bir anlık kesinti. Yine de tramvay ilerliyor. Hayat, felaket ihtimaliyle birlikte akmaya devam ediyor.
Ve Tutti. Küçük çocuklara bir şeyler anlatan, belki öğretmen, belki sadece anlatıcı. Onun sahnelerinde film bir anlığına yumuşuyor gibi. Çocukların dikkatini toplamaya çalışan sesi, dünyayı anlamlı bir yere oturtma çabası taşıyor. Ama bu çaba kırılgan. Çünkü anlatılan her bilgi, her hikâye, zemini kaygan bir gerçekliğin üzerinde duruyor. Çocuklar öğreniyor; ama neyi devraldıkları belirsiz. Bilgi, burada güvenli bir aktarım değil, sürekliliği şüpheli bir miras.
Tam bu noktada film, bir anda hızlanan bir nefes gibi, koşu atlarının görüntüsüyle genişliyor. Bu atlar yalnızca hareketin değil, bastırılmış bir enerjinin taşıyıcısı gibi. Toprağın üzerinde özgürce koşuyorlar ama altlarında yatan geçmiş, o hareketi sürekli gölgeliyor. Bu sahneler, yaşamın inatçı devamlılığı ile ani yok oluş ihtimali arasındaki gerilimi görünür kılıyor. Atların kaslarında biriken güç, sanki bir zamanlar kaçamayanların yerine koşuyor; gecikmiş bir kaçışın yankısı gibi.

Aynı gerilim, savcının keşfettiği mezar soyguncularına ait tünellerde başka bir biçimde karşımıza çıkıyor. Yeraltında açılmış bu dar geçitler, yalnızca suçun değil, hafızaya yönelik bir müdahalenin izlerini taşıyor. Çalınan freskler, koparılmış objeler, yerinden edilmiş imgeler… Hepsi geçmişin bütünlüğünü parçalayan görünmez bir şiddetin kanıtı. Rosi bu alanları dramatize etmez; sadece gösterir. Ama o boşluklar, eksilen yüzeyler, en az bulunan kalıntılar kadar konuşur. Sanki burada yalnızca tarih değil, etik de kazılmıştır ve geriye, telafisi mümkün olmayan bir eksiklik kalmıştır.
Filmin kimi anlarında kapılarda beliren İtalyanca yazılar da bu eksiklik duygusunu başka bir düzleme taşır. Uluslararası eleştirilerde kısa kısa değinilen bu detaylar, gündelik hayatın izlerini taşır: uyarılar, notlar, belki bir isim, belki bir yasak. Bu yazılar, büyük anlatıların dışında kalan küçük insan izleridir. Bir kapıya yazılmış kelime, bir anda bütün bir yaşamın ipucuna dönüşür. Ve o kelimeler, tıpkı Pompeii’nin duvar yazıları gibi, zamana direnmeye çalışan kırılgan işaretler olarak kalır.
Rosi tüm bu parçaları bir araya getirirken bir bütün kurmuyor. Aksine, bilinçli olarak eksik bırakıyor. Çünkü bu şehir tamamlanabilecek bir hikâye sunmuyor. Pompeii, tamamlanmış bir geçmiş değil; sürekli yarım kalan bir şimdi.
Filmin en sarsıcı tarafı belki de burada ortaya çıkıyor: Felaket bir an değil, bir durum. Ve bu durumun içinde insanlar yaşamaya devam ediyor; müze çalışanı nöbetine, arkeologlar kazılarına, tramvay seferine, Tutti dersine.
Hiçbiri dramatik değil. Hiçbiri “büyük” bir an yaşamıyor. Ama tam da bu yüzden, her şey ağırlaşıyor.
Rosi’nin kamerası bu ağırlığı taşımıyor; sadece kaydediyor. Ve biz izlerken fark ediyoruz: Bu görüntüler geçmişe ait değil. Geleceğe ait bir arşiv gibi duruyorlar.
Sanki birileri, çok sonra, bizim nasıl yaşadığımızı anlamaya çalışacak.
Ve belki de en ürkütücü olan şu:
Biz de o zaman, tıpkı Pompeii gibi, yalnızca bir yüzey olacağız

