ERKEK OYUNCU OSCARLARI: EN İYİ OLAN MI, EN ÇOK KONUŞULAN MI?
Hilal Solmaz’a bu yıl Oscar’da En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde yarışan ve çok tartışılan adaylara ilişkin görüşlerini sorduk.
Timothée Chalamet - Marty Supreme
Opera ve bale konusunda yaptığı açıklamalara kesinlikle katılmıyorum; hatta bu yaklaşımı eleştiren bir yazı da kaleme aldım. Buna rağmen oyunculuk açısından bakıldığında, Timothée Chalamet’nin bu yılki Oscar yarışında En İyi Erkek Oyuncu kategorisinin en güçlü adaylarından biri olduğunu düşünüyorum. Sanata dair görüşleri tartışmaya açık olsa da, oyunculuk performansının gücünü ve sinemadaki etkisini teslim etmek gerekir.
Chalamet’nin performansı tartışmaların ötesinde, güçlü ve sahici bir oyunculuk örneğiydi. Eğer ölçü sanat ise, en iyi erkek oyuncu ödülünü hak eden isimlerden.

Ethan Hawke – Blue Moon
Ethan Hawke’u sinema dünyasında geniş kitlelerin tanıması, Dead Poets Society ile başladı. O günden bu yana oyunculuğunu sürekli geliştiren Hawke, bugün sinemada olgunluk dönemini yaşayan, karakterlerinin iç dünyasını büyük bir ustalıkla kurabilen üst düzey oyunculardan biri.
Bu yıl yarışta iki adayın adı özellikle çok öne çıkarılıyor. Hawke’un performansının eksik bırakıldığı ve bu yüzden en iyi erkek oyuncu adaylığı için daha çok konuşulması gerektiğini söyleyenler var. Ancak bana göre yarış bundan daha geniş; daha güçlü ve daha katmanlı oyunculuklar da var.

Leonardo DiCaprio – One Battle After Another
Öte yandan DiCaprio’nun filmi görkemli prodüksiyonuna rağmen şiddete bulanmış, soslu bir Hollywood anlatısı gibi duruyor. Büyük bir devrim hikâyesi anlatmak isterken, aslında hangi devrimin peşinde olduğu pek de netleşmiyor. Leonardo DiCaprio’nun bu yarışta en zayıf halka olduğunu düşünüyorum.
Michael B. Jordan – Sinners
Jordan’ın performansı sezon boyunca güçlü adaylardan biri olarak konuşuluyor. Ancak Oscar yarışının yalnızca popülerlik üzerinden değil, oyunculuğun katmanları üzerinden tartışılması gerektiğini düşünüyorum.

Wagner Moura – The Secret Agent
Yarışın belki de daha az konuşulan ama dikkate değer performanslarından biri. Oscar yarışları çoğu zaman en çok konuşulan isimleri öne çıkarıyor; oysa sinema tarihinde kalıcı olan çoğu zaman sessiz ama derin oyunculuklar oluyor.
Wagner Moura’nın başrolünde yer aldığı The Secret Agent, Brezilya’da 1977 cuntası döneminde geçen ve faili meçhul cinayetleri konu alan bir film. Darbelerle şekillenmiş tarihleri nedeniyle bize de oldukça tanıdık gelen bir atmosfer kuruyor. Film, devlet şiddeti, kayıplar ve karanlık operasyonlar üzerinden Latin Amerika’nın yakın geçmişine bakıyor.

Yine de filmde bazı eksiklikler olduğunu düşünüyorum. Moura’nın performansı güçlü olsa da anlatının kimi yerlerde derinleşemediği hissi oluşuyor. Buna rağmen eğer en iyi erkek oyuncu ödülünü alırsa, darbelerin çoğu zaman Amerika’dan gelen politik müdahalelerle bağlantılı olduğu düşünüldüğünde bunun ayrıca sembolik bir anlam taşıyacağı da söylenebilir.
Bu durum bana 2024 yılındaki Oscar yarışını da hatırlatıyor. Martin Scorsese’nin yönettiği Killers of the Flower Moon, 1920’lerde Oklahoma’da petrol zengini olan Osage yerlilerine yönelik cinayetleri ve bu olayları araştıran yeni kurulmuş FBI’ın soruşturmasını anlatır. Gerçek bir hikâyeye dayanan filmde başrolleri Leonardo DiCaprio, Robert De Niro ve Lily Gladstone paylaşıyor.
Film, 2024 Akademi ödüllerinde pek çok dalda aday gösterilmesine rağmen ödül alamadı. Oysa Osage kökenli oyuncu Lily Gladstone’un performansı birçok eleştirmen tarafından yılın en güçlü oyunculuklarından biri olarak görülüyordu. Buna rağmen ödül alamaması, birçok kişi tarafından Akademi’nin politik tercihlerinin sonucu olarak değerlendirildi.

