İKİ KİTAP ve BİTMEYEN BİR ENERJİ

İKİ KİTAP ve BİTMEYEN BİR ENERJİ

Dünyanın 'çöp mezarlığı'ndan sahte cennetlerin kıyısına: Müge İplikçi ile ekolojik yıkımı, ruhsal özgürleşmeyi ve yazmanın iyileştirici gücünü konuştuk

Serpil Boydak

Bazen en iyi söyleşiler, planlanmamış anlarda başlar. Müge İplikçi ile son romanı "Sahte Cenneten Kaçış" üzerine konuşmak için sözleşmişken, kendimi bir sosyal medya çekiminin ve taptaze kitapların yarattığı o saf heyecanın içinde buldum. Böylece henüz kimseyle paylaşılmamış olan “Çip, Çöp ve Mia”nın ilk röportajını yapma fırsatı da doğmuş oldu. Masada bir yanda plastik şişelerin dünyadaki izini süren o çevreci çocuk hikâyesi, diğer yanda ise Selin’in kendi iradesini geri alma savaşını anlatan o katmanlı roman vardı. Yazdığı onca ağır konuya rağmen Müge Hanım’ın neşesi ve yazarak nasıl özgürleştiğine dair keyifli bir yolculuğa çıktık.

"Çip, Çöp ve Mia" projesinin çıkış noktası nedir?
Bir haberden yola çıkarak zihnimde uzun zamandır yer etmiş bir hikâye, bir kurgu. Her şey İngiltere’de bir gazetecinin su şişelerine çip yerleştirmesiyle başlıyor; o çipin izini sürdüğümüzde ise plastiğin Adana’da ortaya çıktığını görüyoruz. Kitap, dünya üzerindeki çöp trafiğinin bizim gibi ülkelerde nasıl bir “çöp mezarlığına” dönüştüğünü anlatan bir hikâye. 

Peki, bir plastik şişenin bu trajik yolculuğu üzerinden çocuklara asıl vermek istediğiniz mesaj nedir?
Öncelikle bizim coğrafyamızda yaşayan geleceğin yetişkinlerinin bu konuda sorumluluk alması gerektiğini vurgulamak istiyorum. Biz hiçbir toplumun arka bahçesi ya da çöplüğü değiliz. Dünya; bir tarafın çöplerini fütursuzca attığı, diğer tarafın da hiçbir şey yokmuş gibi yaşamaya devam ettiği bir yer olmamalı.

“Yazmak benim özgürleşme biçimim”

“Sahte Cennetten Kaçış” gibi ağır bir romandan hemen sonra bu kitabı yazmak sizi yormadı mı?
Çok yormuştu ama ben zihnimi, farklı alanlarda yazarak dizginleyebiliyorum. Bir metinden diğerine geçerek kendimi dengeliyorum. Yazmak benim için bir özgürleşme biçimi; yazmazsam rahatlayamıyorum.
Bir şey bir an önce bitmeli ve ardından hemen yenisi üretilmeli. Çünkü yazılmazsa sanki Müge delirecekmiş gibi bir duygu oluşuyor. Bu benim günü kurtarma ve hayatta kalma biçimim.

Yazma sürecinizde her şeyi önceden planlar mısınız, yoksa karakterlerin sizi yönlendirmesine izin mi verirsiniz?
Karakterleri tamamen serbest bırakamıyorum. Akademisyen bir babanın ve disiplinli bir annenin çocuğu olmamın, ardından Bilgi Üniversitesi’ndeki uzun akademik yıllarımın üzerimde ciddi bir etkisi var. Aydın Uğur ve yedi yıl aynı odayı paylaştığım Pınar Kür gibi isimlerle çalışmak, edebiyatla kurduğum ilişkiyi teorik bir zemine çekti.

Ama bugünlerde kendimi daha serbest hissediyorum. Akademiyle artık bir bağım kalmadı. Daha yaratıcı bir zihinle yazmaya çalışıyorum. Kendi kendime “Bırak, her şeyi teoriye bağlamadan yaz” dediğim bir dönemden geçiyorum.

“Kurguyu defalarca yeniden kurdum ‘Sahte Cennetten Kaçış’ zor bir kitaptı”

Son romanınız Sahte Cennetten Kaçış’ta bir kadının tarikata sürüklenişini anlatıyorsunuz. Sizi bu hikâyede en çok ne rahatsız etti? Yazım süreciniz nasıl başladı?
Galiba "sahte cennet" kavramıyla kurulan o bağ beni en çok etkileyen kısımdı. Birincisi evden kaçışla başlayan bir aile meselesi, ikincisi ise yeni bir hayat ararken başka bir "sahte cennetin" içine düşme açmazı... Etrafımızda sadece anlaşılmadıkları için eski hayatlarını bırakıp, adım attıkları yeni eşikte kaybolan çok insan var. Bu kayboluş hali beni çok üzmüştür; karakterim Selin’in hikâyesi de tam olarak bu duygudan besleniyor.

hikâyenin biraz da gerçek olaylarla bağlantısı var…
Tabii ki, elbette. Ama her zaman söylüyorum, bu bir kurgu. Beni de bir kurgucu olarak değerlendirin.
Kitap için yaklaşık üç buçuk yıllık, geniş bir araştırma ve düşünme sürecim oldu. Kurguyu defalarca yeniden kurdum; karakterlerin dengesi sürekli değişti. Benim için gerçekten zor bir kitaptı.

Yazarken kendi hayatınızdan da besleniyor musunuz?
Eskisi kadar değil. Ama fark ediyorum ki biriktirdiğim çok şey var. Ve ben daha onların hiçbirini yazmamışım. Belki bundan sonra hayatım daha fazla yansıyacak kitaplarıma ama öyle bir kurgu yapacağım ki anlaşılmayacak.

Okurlarınız kitabınızı bitirdiğinde hangi duyguyla baş başa kalsın istersiniz?
Özellikle genç insanların okumasını ve sahte cennetleri terk ederken aslında nereye gittikleri üzerine bir kez daha düşünmelerini isterim. Tabii bir de ebeveynlere söylenecek çok şey var. Selin’in annesi ya da babası sadece gidip omzuna dokunsa, “Ne oldu, derdin ne?” diye bir anlık şefkat gösterseydi o kız gitmeyecekti. Selin'i göz göre göre gönderdiler. O kuşağın böyle bir açmazı vardı maalesef. Anneler hep eşlerinin yanında durdu, keşke aynı şekilde çocuklarının da yanında durabilselerdi.

“Bu benim terapi biçimim: Yazdıkça kabuk atıp rahatlıyorum”

Gençlere yazdım okusunlar ve yeniden düşünsünler diyorsunuz peki bu kitabı yazdıktan sonra sizde bir şey değişti mi? Ve bu kadar ağır bir romandan sonra çocuk kitabına geçişi nasıl başardınız?
Evet. Ailemle ilgili meseleleri daha açık bir şekilde ele alabileceğimi fark ettim. Bu kitap bir tür başlangıç oldu. Yani bu bir kabuktu. Ben hem annemi hem babamı çok seven bir insanım. İnsanlarla derdi sevgi bağlamında olmayan biri değilim. Ama bu, en azından kurgu bağlamında o eleştirel merceği tutmayacağım anlamına gelmiyor. Bu kitaptan sonra bunu öğrendim.
Ağır bir romandan çocuk kitabına nasıl geçtiğime gelirsek... Vallahi bunu ben de bilmiyorum. Bana hep “Bu kadar neşeli biriyken nasıl bu kadar ağır şeyler yazabiliyorsun?” diye sorarlar. Sanırım bu benim terapi biçimim; yazdıkça kabuk atıp rahatlıyorum.

“Damızlık Kızın Öyküsü” kitabınızda da geçiyor. Margaret Atwood’un sizi bu kadar etkileyen yönü neydi?
Margaret Atwood beni çok etkileyen bir yazar. Onun anlattıkları, Nazi dönemindeki totaliter yapının günümüze ya da sonsuz bir geleceğe taşınmış hali gibi. Ben de bu romanda, o distopyanın aslında ne kadar gerçek bir ihtimal taşıdığını göstermek istedim. Aradan yıllar geçmiş olsa da Atwood’un öngörüsü maalesef çıktı, kitabımdaki göndermelerle bir anlamda bunu söylemek istedim

Söyleşinin sonunda anladım ki Müge Hanım yazdığı o ağır konuların aksine inanılmaz neşeli ve enerji dolu biri. İnsana “iyi ki bu işi yapıyorum” dedirten bir enerjisi var. Hem yeni kitabının ilk imzalarından birini almak hem de bu samimi sohbete ortak olmak harikaydı. Enerjisi bana da geçti,

Bu keyifli söyleşi, sadece bir yazarla söyleşi değil, hayata karşı dik durmanın ve üretmenin verdiği o tazeleyici güce tanıklık etmekti. O güzel enerji bana da geçti, umarım satır aralarından sizlere de ulaşmıştır.

Google+ WhatsApp