İSTANBUL FİLM FESTİVALİ DİREKTÖRÜ KEREM AYAN: "BU YIL ŞEHRİN KENDİSİ BAŞROLDE"
Kerem Ayan, 45. İstanbul Film Festivali’nde İstanbul’u merkeze alan yeni yaklaşımı ve uluslararası yarışma yapısındaki dönüşümü anlatıyor. “Film Gibi Şehir” temasıyla şekillenen festival, güçlü seçkisi ve özellikle öne çıkan belgeselleriyle dikkat çekiyor.
Serpil Boydak
45. İstanbul Film Festivali, bu yıl 9–19 Nisan tarihleri arasında İstanbul’u bir kez daha sinemanın merkezine dönüştürmeye hazırlanıyor. Festivalin programından bu yılki odağına, dönüşen yarışma yapısından “Film Gibi Şehir” sloganına uzanan tüm detayları, İstanbul Film Festivali Direktörü Kerem Ayan ile konuştuk.
127 uzun metraj ve 13 kısa filmden oluşan seçkisi, üç ana yarışması ve farklı bölümleriyle dikkat çeken festival; yalnızca bir gösterim programı değil, aynı zamanda kentin sinema hafızasını yeniden hatırlatan bir deneyim vadediyor. Ayan, bu yıl İstanbul’un bizzat festivalin başrolüne yerleştiğini vurgularken, izleyiciyi bekleyen öne çıkan başlıkları da paylaşıyor.
Kerem bey, bu yılki sloganınız “Film Gibi Şehir”
Evet, bu yıl “Film Gibi Şehir” sloganıyla yola çıktık. İstanbul Film Festivali olduğumuz için odağımıza İstanbul’u almak istedik. Şehri öne çıkarma fikrinden hareketle bu slogan ortaya çıktı. Bu doğrultuda, şehrin farklı noktalarındaki dürbünlerle İstanbul’a yeniden bakmayı öneren bir proje yaptık. Klasikler bölümünde seçtiğimiz filmlerle de örtüştü. “Acı Hayat”ı restore ettirmeye karar vermiştik. O da 60’ların İstanbul’unu anlatıyor. Bunun yanı sıra Sean Connery’nin oynadığı ikinci James Bond filmi “Rusya’dan Sevgilerle” ve 1961 yapımı “Tenten İstanbul”da filmleri de İstanbul’da geçen ve aynı dönemi yansıtan yapımlar. Bu üç filmi bir araya getirdiğimizde, 1960’ların İstanbul’unu gösteren çok güçlü ve nostaljik bir çerçeve oluştu.
Ayrıca Borusan Müzik Evi’nde “Film Gibi Şehir” sergisi düzenliyoruz. 1920’lerden 70’lere uzanan, illüstrasyon ağırlıklı yerli film afişlerinden oluşan özel bir seçki hazırladık.Örneğin “Uçan Daireler İstanbul’da”, “Allahaısmarladık İstanbul” ve “Tophaneli Osman” gibi, isminde İstanbul ya da semtlerinin geçtiği filmlerden de örnekler seçtik.

Basın toplantısında bu sene “her şeyi değiştirdik” dediniz. Bunu anlatabilir misiniz? Neyi değiştirdiniz? Neden değiştirmeye ihtiyaç duydunuz?
Aslında bu değişiklikleri bu sene değil, geçen sene yaptık. Ancak o dönemde bir basın toplantısı düzenleyemediğimiz için yeterince anlatma fırsatı bulamamıştık. Bu yıl o dönüşümü daha net ifade edebiliyoruz.
Festivalin uluslararası kimliğini daha görünür kılmak istedik. Bu doğrultuda, geçtiğimiz yıldan itibaren festivali üç ana yarışma etrafında yapılandırdık. Bunlardan ilki zaten mevcut olan “Kısa Film Yarışması”. İkincisi, Türkiye’den birinci ve ikinci filmlerin yer aldığı “Yeni Bakışlar” bölümü. Ve de bir tane ana yarışmamız olsun istedik. Ona da yani üçüncü yarışmamıza da “Altın Lale Yarışması” dedik.
Altın Lale’yi uluslararası bir yarışma olarak kurguladık. Yarışmadaki filmlerin yaklaşık üçte ikisi yabancı, üçte biri ise yerli yapımlardan oluşuyor. Bu yaklaşımda, kısmen Cannes Film Festivali’nden ilham aldığımızı söyleyebilirim. Orada da Fransız filmlerinin güçlü biçimde yer aldığı, ancak uluslararası niteliğini koruyan bir yarışma yapısı var.
Biz de Türkiye’de üretilen filmlerin uluslararası yapımlarla aynı platformda yarışmasını istiyoruz ve bunu önemsiyoruz. Böylece, Türkiye’deki diğer festivallerden bir ölçüde ayrışan, daha özgün bir yapı kurmayı hedefledik. Çünkü genel olarak festivallerde benzer operasyonel modeller tekrar edebiliyor. Biz bu tekrarın dışına çıkmak istedik.
Ulusal yarışmayı ayrı tuttuğunuzda filmler sadece kendi aralarında yarışıyor diyorsunuz
Evet, ulusal olarak ayrıldığında herkes kendi kategorisi içinde yarışıyor ve bu durum filmler arasında gerçek bir etkileşim yaratmıyor. Biz de bu ayrımı ortadan kaldırmak istedik. Bu nedenle uluslararası bir yarışma yapısı kurarak, tüm filmlerin aynı platformda birlikte yarışmasını tercih ettik.
Zaten Türkiye’de ulusal yarışma formatını sürdüren Antalya Altın Portakal Film Festivali ve Adana Altın Koza Film Festivali gibi önemli festivaller var. Biz ise biraz farklılaşmak istedik ve bu modeli benimsedik.
Geçen yıl ilk kez uyguladık ve sonuçlarından memnun kaldık. Bu anlamda doğru bir adım attığımızı düşünüyoruz.
Geçen yıl nasıl geçti?
Gayet iyi geçti. Ödüller dengeli ve yerinde dağıldı; yerli filmlerin geri planda kaldığı bir tablo oluşmadı. Seçkiyi oluştururken yarışmaya uygun filmleri özenle belirliyoruz. Geçen yıl yarışma tamamen kurmacaydı, bu yıl ise sinemasal dili güçlü yerli ve yabancı belgesellere de yer verdik.
Bu yapının her yıl gelişerek devam edeceğini düşünüyoruz. Ayrıca festival programını daha sade ve okunabilir bir broşür formatına dönüştürdük. Her sayfada günün filmlerinin yer aldığı bu yapının daha kullanışlı olduğunu düşünüyoruz; seyircinin tepkisini ise süreçte göreceğiz.
Az önce “yerli filmler de ödül aldı” dediniz. Bu noktada herhangi bir yönlendirme ya da zorlama söz konusu olmuyor değil mi?
Hayır, hiçbir şekilde bir zorlama yok. Ancak şöyle bir algı olabiliyor: “Türk filmleri uluslararası yapımlarla nasıl yarışsın?” gibi bir tereddüt zaman zaman dile getiriliyor. Bunun çok da geçerli bir endişe olmadığını düşünüyorum.
Çünkü Türk filmleri Cannes Film Festivali, Berlin Uluslararası Film Festivali ve Venedik Film Festivali gibi önemli uluslararası festivallere katılmaya çalışıyor. Bu da aslında uluslararası filmlerle rekabet edebilecek düzeyde olduklarını gösteriyor. Dolayısıyla aynı şeyi kendi ülkemizde de yapabiliriz. Benim vurgulamak istediğim de buydu. Nitekim bunun sonucunda da olumsuz bir tablo ortaya çıkmadı; aksine oldukça dengeli ve tatmin edici bir sonuç elde ettik. Elbette her zaman farklı sonuçlar olabilir, bu da yarışmanın doğasında var.
Yarışmalı bölümlerinizin içeriğini biraz daha detaylandırabilir misiniz?
Tabii ki. Kısa Film Yarışması’nda bu yıl 11 yerli yapım yer alıyor. Seçkide belgesel, animasyon ve kurmaca türlerinden filmler var. Örneğin, Berlin Uluslararası Film Festivali’nde Türkiye’yi temsil eden “Yer Çekimi” de bu seçki içinde. Oldukça çeşitli ve güçlü bir kısa film programı oluşturduk. Belgesel, animasyon ve kurmaca türlerinde karışık bir seçki var.
“Yeni Bakışlar” bölümünde bu yıl 13 film yarışıyor. Bu seçkide de belgesel ve kurmaca filmler bir arada yer alıyor. Ana yarışmada ise toplam 15 film var; bunların 5’i yerli, 10’u yabancı yapım. Bunun yanı sıra festivalde yalnızca ana ödüller değil, çeşitli paralel ödüller de veriliyor. Festivalde yer alan tüm yerli belgeseller Belgesel Sinemacılar Birliği (BSB) tarafından verilen en iyi belgesel ödülüne aday oluyor.
SİYAD, “Yeni Bakışlar” bölümünden bir filme “En İyi Film Ödülü”nü veriyor. Film-Yön ise festivaldeki tüm yerli yapımlar arasından “En İyi Yönetmen”i seçiyor. Ayrıca uluslararası eleştirmenler federasyonu olan FIPRESCI jürisinin verdiği FIPRESCI ödülü de festivalin önemli ödülleri arasında yer alıyor.

Peki kısa film ve belgesel bölümlerine uluslararası yapımlar dahil etmeyi düşünüyor musunuz?
Hayır düşünmüyoruz. Aslında bu konuda bilinçli bir tercihimiz var. Festival olarak genç Türk sinemasına özel bir desteğimiz olmalı. Bu nedenle özellikle birinci ve ikinci filmler ile kısa filmlerde, sinemaya yeni adım atan yönetmenleri desteklemeyi önceliklendiriyoruz.
Ancak bu, ilk filmlerin ana yarışmada yer alamayacağı anlamına gelmiyor. Tam tersine, bu yıl ana yarışmada da bir ilk film bulunuyor. Yani ana yarışmaya uygun olduğu sürece, ilk filmleri de oraya dahil edebiliyoruz, bu konuda herhangi bir sınırlama yok.
Günümüzde film yapmak oldukça zor ve maliyetli bir süreç. Bu yüzden yeni sinemacılara hem destek hem de görünürlük sağlamak bizim için çok önemli.
Yıldızlar Geçidi: Üç Veda’dan Kremlin’in Büyücüsü’ne
Biraz da galalardan bahsedebilir misiniz? Bu bölümde hangi filmler yer alıyor?
Bu yıl galalar bölümünde oldukça merak edilen ve güçlü filmler var. Açılış filmimiz de bu seçkiden, İsabel Coixet'in son filmi “Üç Veda”. Yapım, prömiyerini Toronto Uluslararası Film Festivali’nde yaptı. Oldukça etkileyici bir film olduğu için festivali onunla açmak istedik. Yer yer duygusal anlamda izleyiciyi zorlayabilecek ama aynı zamanda iyi hissettiren, hayat üzerine güçlü bir anlatısı var.
Bunun dışında Olivier Assayas’nın son filmi “Kremlin'in Büyücüsü” de programda yer alıyor. Film, Vladimir Putin’in nasıl bu noktaya geldiğini anlatıyor ve başrolde Jude Law var. Aynı adlı kitabın Türkiye’de de yayımlanmış olması nedeniyle izleyiciye tanıdık gelebilecek bir hikâye.

Steven Soderbergh’in son filmi “The Christophers” da galalar arasında. Başrolde Ian McKellen yer alıyor. Ayrıca Alice Winocour’un yönettiği ve başrolünde Angelina Jolie’nin oynadığı “Couture” da seçkide. Moda dünyasını merkezine alan, yıldız oyuncu kadrosuyla öne çıkan bir yapım. Bir diğer önemli film ise bu yılki jüri başkanımız İskoç yönetmen David Mackenzie’nin son filmi “Fuze”. O da galalar bölümünde izleyiciyle buluşacak. Genel olarak galalar seçkisi, hem güçlü yönetmenleri hem de yıldız oyuncuları bir araya getiren, izleyici ilgisi yüksek filmlerden oluşuyor.
Yarışma bölümlerinde de belgesellerin daha ağırlıklı olduğu bir yıl. Önceki yıllara göre belgeseller daha fazla diyebilir miyiz?
Evet, bu yıl gerçekten çok güçlü belgesellerle karşılaştık. Hatta açıkça söyleyebilirim ki, belgesel açısından oldukça verimli bir yıl. Seçkide yer alan yapımların büyük bölümü son derece etkileyici.
Mesela, “Habibi Hüseyin” diye bir belgeselimiz var. Filistin'de bir sinema salonunun makinistini anlatıyor. Gittiği bütün festivallerde çok büyük sükse yarattı. Ama gerçekten çok etkileyici, çok güzel bir hikâyeye sahip. Bunun yanı sıra jüri başkanımız Mike Figgis’in bir belgeseli de programda yer alıyor. Bizim ana yarışmada olan “Son Kıyı” diye inanılmaz bir belgesel.

Genel olarak baktığımızda, bu yıl belgesellerin belirgin biçimde öne çıktığı bir program oluşturduk ve bundan da çok memnunuz. Çünkü özellikle “sinemasal belgesel” dediğimiz, anlatım dili güçlü, görselliğe ve hikâye anlatımına önem veren yapımları tercih ediyoruz. Yani televizyon belgeselleri gibi konuşan kafalar ve daha klasik anlatımlardan ziyade sinema dili olan, görüntüye ve hikâyeye değer veren belgeselleri öne çıkarmaya çalışıyoruz.
Orta Doğu’da savaş olması nedeniyle davet ettiğiniz konuklar arasında tedirginlik yaşayan ya da gelmek istemeyen oldu mu?
Evet, tedirgin olanlar var gerçekten. Özellikle Batı'dan gelen konuklarda bu kaygıyı daha fazla gördük. Amerika’dan ya da uzaktan bakıldığında, burada sanki çok daha farklı şeyler oluyormuş gibi algılanabiliyor. Oysa Türkiye’ye yakın coğrafyalarda bazı gelişmeler yaşansa da, bu durum bazen olduğundan daha farklı yansıtılabiliyor. Bu nedenle tereddüt edenler oldu. Gelmeyenler arasında da bu sebeple karar değiştirenler olmuş olabilir, ancak bu doğrudan bize yansıtılmadı.
Yine de şunu söyleyebilirim, bu yıl, konukların çok rahat ve yoğun şekilde katılım gösterdiği bir yıl değil. Buna rağmen, jüri başkanımız ve Mike Figgis İngiltere’den geliyor. Yine İngiltere’den başka konuklarımız da var. Filmlerin yönetmenleri de festivale katılım sağlıyor.
Ama ilginç sorularla da karşılaşıyoruz. Örneğin, İstanbul’da “füzeler görünüyor mu?” diye soranlar bile oldu. Bu da aslında uzaktan bakıldığında bölgeye dair bilgi eksikliğini gösteriyor.
Kısacası, zor bir yıl ama buna rağmen festivalimizi sürdürmeye devam ediyoruz
Son olarak her zamanki gibi, bu yıl öne çıkan ilk beş filminizi bizimle paylaşır mısınız?
Öncelikle açılış filmimiz “Üç Veda”yı mutlaka anmak isterim. Gerçekten çok etkileyici bir film. Bunun dışında beni en çok güldüren filmlerden biri “Comédie-Française” oldu. Oyuncuların kendi dünyalarını tiye aldıkları, oldukça keyifli bir yapım.
Ayrıca “Moulin Rouge”u da özellikle belirtmek isterim. 2000’lerin en iyi müzikallerinden biri ve yeniden gösteriyor olmak bizim için çok heyecan verici.
Onun dışında yarışma filmlerini de mutlaka vurgulamak isterim. Toplam 15 film var ve hepsini büyük bir özenle seçtik. O yüzden tek tek ayırmak zor ama gerçekten çok güçlü bir seçki olduğunu söyleyebilirim.


