İSTANBUL'UN BELLEDĞİ CAM PLAKALARDA

İSTANBUL'UN BELLEDĞİ CAM PLAKALARDA

Fotoğrafçı Kerim Suner, "Ne Zaman" sergisi ile 19. yüzyılın kadim tekniklerini bugüne taşıyarak fotoğrafın sadece bir "görüntü alma" işi değil, başlı başına bir üretim süreci olduğunu kanıtlıyor. Sergi 22 Mayıs'a kadar Yapı Kredi Bomontiada'da ziyarete açık.

Serpil Boydak

Yapı Kredi Bomontiada Galeri’de açılan "Ne Zaman" sergisi ile günümüzün dijital imajlarına, piksellerine ve algoritmalarına karşı, cam plakalar üzerinde bir İstanbul hikâyesi anlatıyor Kerim Suner. On yılı aşkın bir süredir peşinden koştuğu tarihi fotoğrafçılık tutkusunu, dev bir belgeleme projesine dönüştüren Suner, kamyonetini mobil bir karanlık odaya, sabrını ise üretimin merkezine yerleştiriyor.Üretimlerinde kullandığı ıslak kolodyum tekniği ise 1851 yılından bu yana uygulanan tarihi bir yöntem. Sergi vesilesiyle buluştuğumuz Fotoğrafçı Kerim Suner ile teknolojinin içinde büyüyüp neden eski kimyasal yöntemlere sığındığını, Yarımburgaz Mağarası’ndan modern siluetlere uzanan fotoğraf yolculuğunu ve yapay zekâ çağında 'insan dokunuşu'na neden ihtiyaç duyduğumuzu konuştuk. Sohbetimize, sergide de yer alan 150 yıllık objektifler, devasa körüklü fotoğraf makinesi ve sanatçının mobil laboratuvarı olan kırmızı çadır eşlik etti.

Kerim bey, günümüzde yapay zeka ile üretim bu kadar yaygınken, neden körüklü fotoğraf makinesi gibi yavaş ve eski bir tekniği tercih ettiğinizle başlayabilir miyiz?
Aslında ben bu işe yapay zekadan çok önce başladım. O zamanlar yapay zeka yoktu ama dijital kameralar ve çeşitli yazılımlar vardı tabii. Ben yaklaşık 10 yıldır bununla uğraşıyorum. Bilgisayar mühendisi olduğum için teknolojiyle büyüdüm, dijitalin ilk dönem heyecanını da yaşadım ve bütün hayatım onun içinde geçti. Hatta ilk kameram disketle kayıt yapıyordu. Hafıza kartı yoktu o zaman. Ancak zamanla şunu gördüm: Teknoloji arttıkça işin içinden insanın müdahalesi azalıyor, karar mekanizmasını yazılımlar ve algoritmalar devralıyor. Bu da işi biraz sıradanlaştırıyor.

19. yüzyılda bir fotoğrafı basmak için elliden fazla teknik varken, bugün sadece mürekkep püskürtmeli yazıcılar var. Ben, kimyasalını kendim hazırladığım, iyisiyle kötüsüyle tamamen bana ait olan o üretim sürecini seviyorum.  Hiçbir teknoloji yok, her şeyi kendiniz yapmak zorundasınız. Başta bu beni çok cezbetti. O yüzden sürekli yeni teknikler öğrenmeye başladım. Derken yapay zeka da hayatımıza girdi.

Yapay zekayı da tamamen reddetmiyorsunuz o halde?
Hayır, hep takip ediyorum. Yanımda her zaman bir dijital kamera olur. Çünkü pratik bir tarafı var. Oğlumun doğum gününü çekerken kalkıp o sistemi kurmam mümkün değil. Ya da katalog çekimi gibi ticari işlerde zaten dijital çalışmak zorundasınız, başka bir seçenek yok.

Ama bu proje özelinde konuşursak… Mesela Sultanahmet Meydanı’nda çadırı kurup çektiğimiz bir fotoğraf var. Onu ben yapay zekaya da sadece iki cümle yazıp, beş dakikada ürettirdim. Sonuç görsel olarak birbirine çok yakındı. Ancak o karenin gerçeği için ben bir gün boyunca o meydanda yaşadım, o bir günün içinde iyi şeyler de oldu, kötü şeyler de, zorlandığım anlar da…

O gün geleneksel kıyafetleriyle yürüyen Alman baca temizleyicileriyle karşılaştım. Onlarla sohbet ettik, tanıştık. O günü birlikte yaşadık. Ben o fotoğrafı çekerken aslında sadece çekmedim; o günün içinde oldum, yaşadım. Fotoğrafın kendisi de o deneyimin bir parçası oldu. Ben hep şunu soruyorum: Her şeyi robota yaptırdığımız zaman biz ne yapacağız? Benim bu işe ve yapay zekaya bakışımın temelinde de biraz bu var.

Bir fotoğrafı çekerken ‘oldu’ diyene kadar kaç çekim yapıyorsunuz?
Günde en fazla on kare çekebiliyorum zaten. Çünkü her bir fotoğrafı çekmek yaklaşık bir saat sürüyor. Yani süreç çok yavaş ilerliyor.

Siz bu sürece daha ‘doğal olsun, sanat üretimi daha saf kalsın’ diye mi girdiniz?
Hayır, aslında "sanat olsun" diye yapmadım. Hatta ben kendime "sanatçı" da demiyorum. Bir yerde "fotoğraf sanatçısı" yazıldığında düzeltmeye çalışıyorum, sadece "fotoğrafçı" diyorum. Çünkü sanatçı olmak başka bir şey. Çocukluğumdan beri sanatçılarla iç içe büyüdüm ve onların ne tür fedakarlıklarla o noktaya geldiklerini gördüm. 50 yaşından sonra fotoğrafla uğraşmaya başlamış birinin kendine sanatçı demesi bana doğru gelmiyor.

Teknik süreçten bahsedersek, neden özellikle körüklü makine ve 150 yıllık objektifler?
Çünkü bu sistemle cam üzerine yaptığım üretimi modern sistemlerle yapamazsınız. Kullandığım kamera yeni bir üretim Çin’den aldım ama üzerindeki objektif yaklaşık 150 yıllık. Bu makineler genelde objektifsiz satılıyor, siz de yaptığınız işe uygun objektifleri ayrıca buluyorsunuz. Genelde 100 yılı aşkın eski objektiflerle çalışıyorum. Çünkü günümüzün modern objektifleri bu ölçekte ve bu karakterde bir görüntü veremiyor. Bu tekniği Türkiye’de öğretecek kimse olmadığı için yurt dışından kitaplar getirterek, workshoplara katılarak kendi kendime öğrendim.

Bir de meşhur çadırınız ve mobil laboratuvarınız var...
Evet, o benim portatif karanlık odam. Bu teknikte kimyasal süreci 10 dakika içinde tamamlamanız gerekiyor, yani laboratuvar yanınızda olmalı. İstanbul projesinin başında çadır kullandım ama sıcak hava ve kimyasallar çadırın içinde süreci zorlaştırınca, kapalı kasa bir kamyoneti tam donanımlı bir karanlık odaya dönüştürdüm. Klima da olunca çok daha konforlu çalışmaya başladık. Yine de kamyonetin giremediği yerlerde çadır en büyük yardımcım.

“İstanbul acayip bir şekilde beni içine çekti”

Bu fotoğraf çekimleri sergi fikriyle mi ortaya çıktı ve neden İstanbul’u tercih ettiniz?
Hayır, sergi sonradan ortaya çıktı. Zaten uzun zamandır İstanbul’la ilgili bir şey yapmak, dış mekanda çalışmak istiyordum. Başta kısa süreli bir proje gibi başlamıştı ama iş giderek uzadı, sonunda beş yıla yayıldı. İstanbul’da yaşıyorum, dolayısıyla en rahat burada çalışabiliyordum. İstanbul acayip bir şekilde beni içine çekti. Bir yere gidiyorsunuz, sonra başka bir yere, sonra başka bir hikâyeye… Derken proje sürekli büyüyüp genişledi. Toplamda 750 fotoğraf çektim, bu sergide ise 35 tanesini görebiliyorsunuz.

İstanbul’da çekeceğiniz mekanları neye göre belirlediniz? Daha çok sizin kişisel olarak bağ kurduğunuz yerler mi, yoksa tarihi mekanlar mı öne çıktı?
Biraz okudukça şekillendi aslında. Daha çok tarihi yerlere ağırlık verdim. Özellikle surlarla çok ilgilendim. Projeye ilk başladığımda fark ettim ki ben İstanbul’u aslında hiç tanımıyorum. Bütün hayatım burada geçti, ailem de beş-altı kuşaktır İstanbul’da yaşıyor ama buna rağmen şehri gerçekten bilmiyormuşum. O yüzden çok fazla okumaya başladım. Bir yandan da 19. yüzyıl İstanbul fotoğrafları toplamaya başladım. Sonra bütün süreç, hem okuduklarımdan hem de o eski fotoğraflardan beslenerek gelişti.

(Heybeliada Rum Yetimhanesi, Platin Paladyum Baskı)

Biraz da çalışma sürecinizi anlatabilir misiniz? Diyelim ki çekime karar verdiniz, mekana gittiniz ve bütün ekipmanı kurdunuz… Sonrasında süreç nasıl ilerliyor?
Önce camı hazırlıyorum. Camın üzerine özel bir kimyasal döküyorum ve o anda cam ışığa duyarlı hale geliyor. Yüzeyde sanki ince bir film tabakası oluşmuş gibi düşünün. Ama ondan önce tabii kadrajı ayarlamak gerekiyor. Ne çekeceğinize karar vermek, netliği ayarlamak… Sadece kadraj hazırlığı bile bazen yarım saati bulabiliyor. Sonrasında hazırlanan cam kameranın içine yerleştiriliyor ve pozlama yapılıyor. Ardından tekrar karanlık odaya geçip kimyasal süreç tamamlanıyor. Fotoğraf da böyle ortaya çıkıyor.

Sergideki 11 metrelik devasa İstanbul panoraması da bu cam plakalardan mı çıktı?
Evet, o panorama yedi ayrı cam karenin birleşiminden oluşuyor. Orijinal camlar 15x35 cm boyutlarında. Onları yüksek çözünürlükle tekrar fotoğraflayıp inkjet baskı tekniğiyle bu dev boyutlara ulaştırdık.

Bundan sonraki durağınız neresi? İstanbul serüveni bitti mi?
İstanbul bitmez ama bir nokta koyduk diyelim. Mardin benim en büyük hayalim. Aklımda birkaç farklı proje daha var, hangisi önce gerçekleşirse oraya doğru yol alacağız.

Kerim Suner’in "Ne Zaman" sergisi, İstanbul’un çok katmanlı hafızasını 19. yüzyıl teknikleriyle bugüne taşıyor. Sergi, 22 Mayıs’a kadar Yapı Kredi Bomontiada Galeri’de ziyaret edilebilir.

Google+ WhatsApp