ALEX'İ OYNARKEN GENÇLİĞİMLE KARŞILAŞTIM

ALEX'İ OYNARKEN GENÇLİĞİMLE KARŞILAŞTIM

Elvin Beşikçioğlu ile Tatbikat Sahnesi’nin modern bir romantik komedi gibi başlayıp sarsıcı bir psikolojik dramaya dönüşen yeni oyunu “Serin Bir Sabah”ı ve canlandırdığı Alex’i konuştuk.

Serpil Boydak

Tatbikat Sahnesi, modern tiyatronun sarsıcı ve dinamik örneklerinden biri olan yeni oyunu 'Serin Bir Sabah' ile İstanbul seyircisiyle buluştu. İngiliz yazar Cordelia O’Neill’in kaleme aldığı, Zeynep Anacan’ın Türkçeye çevirdiği ve Erdal Beşikçioğlu’nun rejisiyle sahnelenen oyun, büyük beğeni topladı.

'Serin Bir Sabah', Londra metrosunda tesadüfi bir çarpışmayla yolları kesişen, birbirine tamamen zıt iki karakterin hikâyesini anlatıyor: Düzen takıntılı Rupert ve kuralları yıkan, fevri Alex. Başta neşeli bir romantik komedi gibi başlayan bu ilişki, çiftin en büyük sınavı olan sarsıcı bir 'kayıp' ve 'yas' süreciyle derin bir psikolojik dramaya dönüşüyor. Sahnede Fatih Sönmez ile başrolü paylaşan usta oyuncu Elvin Beşikçioğlu ile oyunun perde arkasını ve canlandırdığı hırçın Alex karakterini konuştuk.

Dün akşam DasDas Sahne’de 'Serin Bir Sabah'ın seyircili galasını gerçekleştirdiniz. Alışılmışın aksine, galayı Ankara yerine İstanbul’da yapmayı tercih etme sebebiniz neydi?
Aslında oyunun ilk prömiyerini Ankara’da yaptık. Galayı ise özellikle İstanbul’da gerçekleştirmek istedim. Kurulduğumuz günden beri prömiyerlerimize ya da galalarımıza jürileri, ödül kurullarını özel olarak davet etmiyoruz; dileyen gelip izliyor. Galalardaki o “O gelmiş, bu gelmiş” stresinin yarattığı baskıyı, salondaki gerçek seyircinin enerjisiyle dengeliyorum. Elbette sizlerin profesyonel geri dönüşleri bizim için çok kıymetli ama seyircinin filtresiz, doğal tepkisi bambaşka bir şey. Onların ruhu sahneyle çok daha hızlı buluşuyor.

Sezon sonuna gelmiş olsak da İstanbul’da bir adım atmak, “Tatbikat Sahnesi yeni oyununu çıkardı ve hikâyesi bu” diyebilmek istedik. Önümüzdeki sezonda da İstanbul’da oynamaya devam edeceğiz. Havalar güzelleşmeye başladığında tiyatrolarda seyirci bulmak zorlaşıyor.

Tiyatrolar dönemsel bir döngüye mi girdi sizce? Genelde yaz aylarını turnelerle geçirirdi tiyatrocular…
Kesinlikle, ben de tam olarak öyle diyorum, artık turizm sektörü gibi oldu tiyatrolar. Bu yıl kişisel olarak çok fazla turneye çıkmadım, İstanbul’a da sık gelmedim. Biliyorsunuz, maliyetler artık çok ağır. Bu yaz belki sadece Özgürlük Parkı’na “Batı Ekspresi” oyunumuzu getirebilirim. Onun haricinde haziran ayında bir Almanya turnemiz var; 'Küvetteki Gelinler' ile davetliyiz.

'Serin Bir Sabah' çok neşeli ve hareketli başlayıp, sonrasında derin bir psikolojik dramaya evriliyor. Bu oyunu seçmenizdeki en büyük etken, metindeki bu iki yönlü keskin değişim miydi?
Metni ilk okuduğumda beni en çok etkileyen şey, yazarımız Cordelia O’Neill’in dili ve anlatım biçimiydi. Yeni nesil yazarları bu yüzden çok seviyorum. O kadar trajik bir olayı aslında çok hafif anlatıyorlar. Bu tam olarak hayatın içinden bir süreç. Her şey bir anda başlayıp, bir anda değişebiliyor ya da bitebiliyor. Dünya değişiyor, siz değişiyorsunuz.

Burada son derece tesadüfi bir şekilde karşılaşan, birbirine tamamen zıt iki karakter var. Bir anda kendilerini aynı evde buluyorlar, hızla gelişen bir hamilelik süreci yaşıyorlar ve ardından ani bir kayıpla sarsılıyorlar. Bu kaybın karşısında iki karakterin de taban tabana zıt tepkiler vermesi bana çok enteresan geldi. Alex karakterinden hiç beklemediğimiz bir sahiplenme ve derin bir acı hissi görüyoruz. Geleneklerine ve annesine aşırı bağlı olan Rupert ise ilk bakışta daha kolay yıkılacak biri gibi görünmesine rağmen, her şeyi büyük bir olgunlukla kabullenme biçimi çok etkileyiciydi. Onları, düştükleri bu şartlar içinde, geçmiş travmalarından dolayı birbirine sığınan iki küçük çocuk gibi gördüm.

Karakterlerin aralarındaki gerçek bir aşk mı, yoksa yalnızlığın getirdiği sığınma arzusu mu?
Bence içinde hepsi var. İkisi de çok travmatik geçmişlere sahip; biri evlatlık edinilmiş ve belli ki bunu çocuk yaşta büyük kırılmalarla yaşamış. Alex’e baktığımızda ise zengin bir ailenin kızı ancak parayla zenginlik olmayacağını, maddiyatın hiçbir yaraya merhem olmadığını görerek büyümüş. Bu yüzden ailesine öfkeli, paraya karşı aşırı tepkili ve ciddi savunma duvarları var.

Alex, o duvarların arkasından adamı kaçırmak için ilk yemekten itibaren her türlü saçmalığı, manyaklığı yapıyor. Ama adam inatla gitmeyip kaldıkça, Alex için gerçek bir limana dönüşüyor. Rupert için de durum aynı, kurallarla örülü dünyasında hiç tatmadığı bir vaha, müthiş bir özgürlük alanı buluyor Alex’te. Dolayısıyla hem yalnızlıklarını giderdikleri güvenli bir sığınak hem de çok değişik, çok güzel bir aşk hikâyesi bu.

“Alex, içimde saklı kalan başka bir ben gibiydi”

Canlandırdığınız Alex karakterinin en kırılgan, en hassas yönü nedir sizce?
Alex aslında özünde çok duygusal bir kadın. Fakat bu duygusallığını belli etmemek ve çevreye karşı kendini korumak için pervasız, patavatsız bir maske takınmış. İnsanlara güvenmediği, yanında kimsenin kalmayacağına inandığı için herkesin üstüne üstüne gidiyor. "Gidecek olan şimdiden gitsin ki ben de önümü göreyim, zaman kaybetmeyeyim" düşüncesinde. En kırılgan yanı, çocukluğundan beri sadece parayla mutlu edilmeye çalışılmış olması ve o ilgisizliğin yarattığı travma. Kurduğu o hırçın dünyanın altında aslında çok saf bir korunma refleksi var.

Oyunun tanıtım metninde çok güçlü bir cümle var: “Sessizliğin gürültüsüyle baş etmeye çalışan iki insan…” Karakterlerin sustuğu o noktada kopan iç gürültüyü nasıl tanımlarsınız?
Aslında o cümle bize ait değil, oyunu izlemeye gelen bir seyircimizin yaptığı bir tanımlamaydı. Benim de çok hoşuma gitti ve üzerine uzun uzun düşündüm. O sessizlikteki gürültü, aslında yaşanan büyük acının, bastırılamayan hezeyanların içsel gürültüsü. Ortada artık yapacak bir şeyin kalmadığı, büyük bir boşluğun ve suskunluğun olduğu bir an var; evet, dışarısı sessiz ama içeride devasa bir gümbürtü var. Özellikle kadında yani Alex’te bu gürültü kendini suçlama psikolojisiyle katlanıyor. Geçmişiyle hesaplaşıyor; "Yapmadığım şeyleri düşünüyorum. Keşke yapsaydım dediğim. Eğer daha iyi bir insan olsaydım, anneme, babama ya da Rupert’a daha iyi davransaydım bu ceza başıma gelir miydi? Benden dolayı mı gittin?" diyor. İşte tüm bu içsel hezeyanlar o sessizliğin gürültüsünü oluşturuyor.

"Tatbikat Sahnesi'nde tam bir ansambl ruhuna sahibiz"

Rol arkadaşınız Fatih Sönmez ile çalışma süreciniz nasıl oldu? Uyumunuz gayet güzeldi sahnede, arkada da öyle misiniz?
Arkada da öyleyiz tabii ki. Fatih zaten 8 yıldır bizimle; artık sahne üstünde birbirimizin defosunu da güçlü yanını da çok iyi biliyoruz. Tatbikat Sahnesi’nde tam bir ansamblız ve bu sayede çok seri çalışıyoruz. Hatta bu eseri de sahneye taşımayı Fatih önerdi. Metni okuyup çok beğenince hemen birlikte çalışmaya karar verdik.

İlk yarının ritmi çok yüksek olduğu için birbirimizin temposuna alışmak adına yaklaşık 20 gün boyunca sadece okuma provası yaptık; yönetmenimiz Erdal (Beşikçioğlu) bu süreçte sadece bizi dinledi. Orijinal metinde, çiftin o romantik komedi tadındaki ilk kısmı aslında çok uzundu. Erdal, metindeki bu tekrarlayan tartışma sahnelerinin hikâyeyi iki perdeye uzatmak dışında sonuca bir katkısı olmadığını fark etti. Haklıydı, lafı uzatmanın anlamı yoktu; aynı yaklaşımla ikinci perdedeki bazı ara sahneleri de eledik. Çünkü ne olursa olsun bu çift o acıları yaşayıp ayrışıyor ve ardından yeniden hayata tutunacak o sevgi nüvelerini buluyor. Yazarın da belirttiği gibi, her şeyin mümkün olabileceğine inanılan o öze ve ezcümleye seyirciyi doğrudan bağlamak için oyunu daha dinamik ve seri bir şekilde sahneye taşımayı tercih ettik.

Yönetmeniniz Erdal Beşikçioğlu ile çalışmak nasıl bir deneyim? Oyuncuya alan tanıyan bir yönetmen midir, yoksa kendi doğrularını mı dikte eder?
Erdal oyuncuya inanılmaz alan tanır. Ne istediği, kafasındaki o reji çizgisi son derece nettir ama bunu asla zorbalıkla ya da diktatörlükle yapmaz. Tatbikat Sahnesi’nde yönetmen en yüksek mertebedir. Onun yaratmak istediği dünyaya sonuna kadar inanırız. O hedefe giden yolda yürürken, karakteri yaratma aşamasında sizi tamamen serbest bırakır. Eğer ne demek istediğini anlayıp sahneye uygulayabiliyorsanız Erdal ile çalışmak son derece konforlu ve rahat bir sürece dönüşüyor.

Bu oyun kişisel olarak size neyi hatırlattı veya kendinizle ilgili neyle yüzleşmenizi sağladı?
Ben normal hayatımda son derece otokontrolü yüksek, programlı, disiplinli ve aşırılıkları olmayan minimal biriyimdir. Sahnede bile bu otokontrolümü kaybetmem. Alex ise bana hiç benzemiyor, tamamen zıttım. Ama aslında içimdeki gizli bir "ben" o. Gençliğimde ben bu kadar patavatsız olmasam da hayatı gerçekten çok deli dolu, partilerle, diskolarla yaşadım. O
dönemki savunma mekanizmam da insanlara çok net ve patavatsız cevaplar vererek kendimden uzaklaştırmaktı. Büyüdükçe o halim geride kaldı. Dolayısıyla Alex’i oynarken sanki kendi gençliğimle, geçmişteki o halimle karşılaştım. Bu yüzden çok iyi anlaştık onunla. Onu çabuk anladım, benimsedim ve çok sevdim.

Son olarak; 'herin Bir Sabah'ı tek bir kelimeyle özetlemenizi istesek?
"Hayat". Vallahi başka hiçbir şey değil. İçinde aşkın, acının, hüznün, sürprizlerin ve yıkımın bir arada olduğu, yarın ne olacağını bilmeden yürüdüğümüz o tünelin ta kendisi. Biz sahnede, hayatın insanı bir yıldırım gibi çarpışını gösteriyoruz.

Google+ WhatsApp