SINIRLAR, GARLAR VE TAŞ AVLULAR ARASINDA EDİRNE BİENALİ

SINIRLAR, GARLAR VE TAŞ AVLULAR ARASINDA EDİRNE BİENALİ

“Köprüler” temasıyla düzenlenen Edirne Bienali, çağdaş sanatı eski gar binaları, sınır karakolları ve tarihi yapılarla buluşturuyor. Kentin taş duvarlarına yayılan eserler, göçten aidiyete uzanan farklı hikâyeleri Edirne’nin tarihî atmosferi içinde yeniden düşündürüyor.

Ümit Güçlü

Edirne’ye doğru yola çıkarken insanın aklında önce şehrin o tanıdık görüntüsü beliriyor; taş köprüler, sınır hissi, eski tren yolları, Osmanlı’dan kalan yapılar… Ama kente girer girmez hissedilen şey yalnızca tarih olmuyor. Edirne, sanki hafızasını hâlâ taşımaya devam eden bir şehir gibi duruyor. Bu yıl ilk kez düzenlenen Edirne Bienali de tam olarak bu hafızanın içine yerleşiyor. “Köprüler” temasıyla gerçekleştirilen bienal, yalnızca çağdaş sanat eserlerini bir araya getirmiyor; geçmişle bugün, insanla doğa, göçle aidiyet arasında görünmez bağlar kurmaya çalışıyor.

İstanbul’dan gelen basın ekibiyle birlikte bienal rotasına Uğur Ugan’ın koordinasyonunda başlıyoruz. Sanat tarihçisi Bilal Sarıgül ve arkeolog Arzu Sarıgül’ün rehberliğiyle ilerleyen rota boyunca, Edirne’nin tarihî dokusu bir sergi alanından çok yaşayan bir anlatıya dönüşüyor. Bienalin en güçlü yanı da burada ortaya çıkıyor aslında. Çünkü eserler beyaz duvarlı steril galerilere değil; eski gar binalarına, sınır karakollarına, taş avlulara, medreselere ve yılların yorgunluğunu taşıyan yapılara yerleşiyor. Şehirle sanat birbirinden ayrılmıyor. 

Karaağaç’taki eski gar binasına girdiğimiz anda ilk hissedilen şey terk edilmişlik oluyor. Yüksek tavanlar, dökülmüş duvarlar, artık işlemeyen rayların sessizliği… Bir zamanlar İstanbul’u Avrupa’ya bağlayan bu yapı, bugün başka hikâyeler taşıyor. İçeride dolaşırken göç, bekleyiş ve ayrılık hissi insanın içine siniyor. Gar binasında yer alan İlhan Koman eserleri ise mekânla şaşırtıcı bir uyum kuruyor. Hareket ve denge duygusu taşıyan heykeller, sanki hâlâ bir yerlere gitmeye çalışan bu yapının ruhunu tamamlıyor. Koman’ın matematikle, geometriyle ve mühendislikle kurduğu ilişki; tren garının tarihî atmosferi içinde daha da görünür hâle geliyor. 

Bienal boyunca en çok hissedilen duygulardan biri “sınır” oluyor. Özellikle eski sınır yapılarında kurulan sergilerde bu duygu daha sert biçimde karşılık buluyor. Mehmet Ali Uysal’ın can simitlerinden oluşan yerleştirmeleri insana güven arayışını düşündürürken, Francesco Albano’nun beden deformasyonları üzerinden ilerleyen işleri psikolojik baskının insan bedeninde bıraktığı izi görünür kılıyor. Tarihi Gümrük Karakolu’nun sert atmosferiyle birleşen bu işler, izleyiciyi yalnızca bakmaya değil, yüzleşmeye de çağırıyor. 

Ama bienal yalnızca sert ve karanlık bir atmosfer kurmuyor. Zaman zaman insanın nefes alabildiği alanlar da açılıyor. Sidar Bağcı’nın çocukluk ve oyun duygusunu merkeze alan işi, bütün bu ağır atmosfer içinde sakin bir alan yaratıyor. Eda Çetin’in öz yabancılaşma üzerine düşündüren çalışmalarıyla birlikte bakıldığında, bienal aslında bugünün insanının kendiyle kurduğu kırılgan ilişkiyi tartışıyor. 

Rotanın en çarpıcı duraklarından biri ise Tarihi Elektrik Fabrikası oluyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarında şehre enerji sağlamak için kurulan yapı bugün çağdaş sanat üretimlerine ev sahipliği yapıyor. Fabrikanın yüksek tavanları, demir konstrüksiyonları ve ham duvarları arasında dolaşırken geçmişin sanayi belleği hissediliyor. Edward Burtynsky, Alkan Avcıoğlu ve Murat Germen’in yapay zekâ ve yeni medya temelli işleri burada bambaşka bir anlam kazanıyor. Sanki bir zamanlar elektrik üreten bu yapı bugün de düşünce üretmeye devam ediyor. Dijital işler ile fabrikanın sert endüstriyel dokusu arasında güçlü bir gerilim oluşuyor. 

Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin Karaağaç Gar Binası’ndaki mahzen ve bodrum katında kurulan “Yakının Haritası” sergisi ise Çanakkale, Balıkesir, Tekirdağ ve Edirne arasında kurulan bölgesel sanatla bir yolculuğa çıkarıyor. Didem Pekün’ün Mostar Köprüsü’nden atlayışları merkezine alan işi, köprü metaforunu fiziksel sınırların ötesine taşırken; Duygu Sabahçılar Işık, Züleyha Kaya ve Eymen Artuner gibi sanatçılar doğa-insan ilişkisini bölgenin gündelik yaşamı üzerinden yorumluyor. Tarihi gar binasının taş duvarları ve loş atmosferi içinde sergilenen işler, bienalin “Köprüler” temasını bu kez coğrafi ve kültürel yakınlıklar üzerinden görünür kılıyor.

Karaağaç Garı’nın rayları boyunca ilerlerken bienalin en dikkat çekici bölümlerinden biri tarihi tren vagonlarının içine kurulan “Lokomotif ve Vagon” sergisi oluyor. Bir zamanlar sınırları aşan yolculukların parçası olan vagonlar, bugün çağdaş sanat işleriyle başka hikâyeler anlatıyor. Paslanmış metal yüzeyler, dar koridorlar ve eski kompartımanlar sergilenen işlerle birlikte bambaşka bir atmosfere dönüşüyor.

Vagonların içinde yer alan işler, yolculuk, bekleyiş, geçiş ve sınır duygusu etrafında birleşiyor. Farklı sanatçıların ses, video ve yerleştirme işleri tarihi vagonların terk edilmiş atmosferiyle birleşerek izleyiciyi zamanın içinde asılı kalmış bir hattın içine çekiyor. İnsan bir an gerçekten trenin kalkmasını bekliyormuş gibi hissediyor. Sessiz raylar ve boş kompartımanlar arasında dolaşırken bienalin “Köprüler” teması bu kez sınırlar ve yolculuklar üzerinden karşılık buluyor.

Bienalin etkileyici bölümlerinden biri ise hiç kuşkusuz dokuma ve ip işleri oluyor. İlk bakışta sade görünen bir sergi alanına yaklaştıkça, bütün yüzeylerin dokuma olduğunu fark ediyorum. Kumaşlar, iplikler, düğümler… Geleneksel üretim biçimleri çağdaş sanatın içinde yeniden hayat buluyor. Devecihan Kültür Merkezi’nde izleyiciyle buluşan veKüratörlüğünü Attilla Güllü’nün üstlendiği “Dokuma” sergide; doğal lifler, iplikler ve geleneksel motifler üzerinden şekillenen eserler, çağdaş sanat diliyle yeniden yorumlanıyor. Tarihi hanın taş duvarları arasında dolaşırken, kumaş yüzeyler ve dokuma işleri yalnızca estetik bir üretim olarak değil; hafıza, emek ve kültürel aktarım biçimi olarak da karşılık buluyor. Ahu Akkan, Ayşe Ayyıldız, Ekin Su Koç, Fatih Aydoğdu, Züleyha Kaya, Duygu Sabahçılar Işık ve Eymen Artuner’in de aralarında bulunduğu 38 sanatçının 67 eserinin yer aldığı sergide

Farklı renklerde ve dokularda iplerle tarihi hanın içinde kurulan “Köprü” eserinin yaratıcısı Ayşe Ayyıldız’la konuşma fırsatı buluyoruz. Sanatçının anlattığı hikâye, işi yalnızca estetik bir üretim olmaktan çıkarıyor.

Ayyıldız, Karadeniz’de bir köyde başlayanhikâyesini anlatıyor. Kendir ve ketenden yapılan geleneksel iplerin yasaklanmasının ardından, babaannesinin un çuvallarını sökerek yeniden ip üretmeye başladığını aktarıyor. Üstelik bunu, yemek karıştırmak için kullanılan ahşap bir araçla yapıyor. Bir mutfak aleti zamanla ip eğirme aparatına dönüşüyor. Sanatçıyı dinlerken, bunun yalnızca nostaljik bir anlatı olmadığını hissediyorum; bu hikâye aynı zamanda dönüşüme karşı geliştirilen sessiz bir direnişi de anlatıyor.

“Köprü” adlı işte farklı renklerde ve dokularda ipler bir araya geliyor. Tamamlanmamış bir köprü formunda tasarlanan çalışma, izleyiciyi de işin parçası olmaya çağırıyor. Her gelenin köprüye yeni bir ip eklemesi planlanmış. Belki hiçbir zaman tamamlanmayacak bir köprü bu. Ama tam da bu eksiklik hissi bienalin ruhunu anlatıyor gibi geliyor bana. Çünkü Edirne Bienali’nde köprü fikri yalnızca iki yakayı birbirine bağlayan fiziksel bir yapı değil; hafıza, kayıp, dayanışma ve birlikte yaşama ihtimali üzerine kurulan kırılgan bir düşünceye dönüşüyor. 

Bienalin en sakin ama en katmanlı duraklarından biri ise Yasemin Bay küratörlüğündeki koleksiyonerler sergisi oluyor. Eski Vali Konağı’nın yüksek tavanlı odalarında dolaşırken zaman hissi değişiyor. Ara Güler, Sarkis, Altan Gürman, Balkan Naci İslimyeli, Canan Tolon, Mustafa Horasan ve Albert Bitran gibi isimlerin işleri aynı yapı içinde bir araya geliyor. Özellikle Sarkis’in hafıza ve nesne ilişkisi üzerine kurduğu işleriyle Ara Güler’in kent belleğini taşıyan üretimleri yan yana geldiğinde, bienalin “köprü” fikri sanat tarihi üzerinden de görünür hâle geliyor. Konağın odaları arasında dolaşırken insan kendini yalnızca bir sergide değil, farklı zamanların arasında yürüyormuş gibi hissediyor. 

Bir süre sonra şunu fark ediyorum: Edirne Bienali’nde en güçlü şey yalnızca eserler değil, şehrin kendisi oluyor. Selimiye’nin gölgesi, eski tren yolları, taş avlular, sınır hissi, boşluklar, sessizlikler… Bütün şehir bienalin bir parçasına dönüşüyor. Ve insan Edirne’den ayrılırken yanında yalnızca sergi notları değil; köprüler, geçişler ve yarım kalmış bağlara dair duygular da taşıyor.

Bienalin ikinci gününde yolumuz bu kez Meriç Köprüsü’ne düşüyor. Yağmurun ince ince sürdüğü bir havada, nehirden gelen rüzgâr köprünün taşlarına çarparken Edirne’nin o melankolik atmosferi daha da belirginleşiyor. Şehrin sesiyle bienal işleri birbirine karışıyor.

Serhat Kiraz’ın köprü boyunca yerleştirdiği bayraklardan oluşan çalışma, bu atmosferin içinde hemen dikkat çekiyor. İnsan figürlerini çağrıştıran iki yüzlü bayraklar köprü boyunca sıralanıyor. Edirne tarafına bakan yüzlerde tek bir renk hâkim: kentin geçmişinde özel bir yere sahip olan Edirne kırmızısı. Karaağaç yönüne ilerledikçe renkler çoğalıyor; her biri yılın başka bir ayını temsil eden tonlar köprü boyunca uzanıyor. Köprünün bir yanı vedayı, diğer yanı karşılaşmayı çağrıştırıyor. Yağmur altında köprüde yürürken insan yalnızca bir yerden başka bir yere geçmiyor; sanki şehrin geçmişi ve bugünü arasında dolaşıyor.

1.Edirne Bienali Genel Koordinatörü Didem Çapa, bienalin farklı kesimleri bir araya getiren demokratik bir buluşma alanı yaratmayı hedeflediklerini söyleyerek, “Demokratik bir bienal gerçekleştirdik, herkesi bir araya getirdik” diyor. İlk kez düzenlenen Edirne Bienali, 28 Haziran’a kadar kentin farklı noktalarında devam edecek. 23 ülkeden 213 sanatçının eserlerinin tarihi mekânlara yayıldığı bienalde; Attilla Güllü, Coşar Kulaksız, Fırat Arapoğlu, Görkem Kızılkayak, Gu Zhenqing, Yasemin Bay, İsmail Erim Gülaçtı, Ozan Bilgiseren ve Songül Güneş Gültekin küratör ekibinde yer alırken, saha koordinasyonunu Müslüm Özcan yürütüyor. Edirne’nin taş avlularında, eski gar binalarında ve yüzyıllık yapılarında dolaşırken insan yalnızca bir bienal gezmiyor; şehrin hafızasıyla birlikte yaşayan büyük bir hikâyenin içinde yürüyormuş gibi hissediyor.

Google+ WhatsApp