FİLİSTİNLİ YÖNETMEN MASHARAWİ “HALA YAŞIYORUZ, HALA FİLM YAPIYORUZ”
Toprağı işgal edebilirler, insanlığı değil’ diyen Rashid Masharawi, Gazze’den dünyaya sinema yoluyla sesleniyor. Masharawi, 15. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’nin konuğu olarak geldiği İstanbul’da sorularımızı yanıtladı
Gazze… Savaşın, yıkımın ve kayıpların gölgesinde bir şehir. Ama orada hâlâ hayat var; hâlâ hayal kuruluyor, hâlâ film çekiliyor. Filistinli yönetmen Rashid Masharawi, 15. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’nde İstanbul’a konuk olarak geldi. Masharawi, Cannes ve Toronto’dan başlayarak dünyanın çeşitli festivallerine taşınan “From Ground Zero” projesinin hikâyesini anlattı. 22 kısa film ve 10 belgeselden oluşan bu proje, savaş koşullarında hayatın ve günlük küçük anların anlatılması için bir araç. Masharawi, Filistin sinemasının yalnızca acıyı değil, insanlığı ve kültürü koruma çabasını simgelediğini söylüyor. “Toprağı işgal edebilirler, yaptılar. Şehri yok edebilirler, yaptılar. Binlerce insanı öldürebilirler, yaptılar. Ama Filistinliler hâlâ orada. Hâlâ yaşıyoruz, hâlâ hayal kuruyoruz, hâlâ film yapıyoruz” diyen Rashid Masharawi ile biraya geldik.
Öncelikle Istanbul’a ve festivale hoş geldiniz. ‘ From Ground Zero’ filminin yapım süreciyle başlayalım. Bu proje nasıl ortaya çıktı ve süreç nasıl ilerledi?
“From Ground Zero”, 2024’ün ilk yarısında Gazze’de savaş sürerken çekilen, toplam 22 kısa filmden oluşan bir proje. Filmleri tek bir gösterimde, yaklaşık 1 saat 40 dakikalık bir bütün olarak sunuyoruz. Ardından aynı isimle 10 uzun belgesel daha ürettik; bunların sekizi festivalde gösteriliyor.
Amacım, imkânsız koşullar altında bile anlatılmamış kişisel hikâyeleri sinemaya taşımaktı. Ekipteki insanların çoğu için öncelik film yapmak değil, hayatta kalmaktı; yiyecek, ilaç ve güvenli bir yer arıyor, sürekli yakınlarını kaybediyorlardı. Buna rağmen 20 civarında filmde çalışan 100–200 kişilik bir ekip ortaya çıktı.
Sınırlı ekipman, profesyonel teknik imkânların yokluğu ve neredeyse sıfır bütçeyle çalıştık. Zaten savaşın ortasında paranın pek bir anlamı da kalmıyordu.
Bu sırada savaş tüm şiddetiyle devam ediyordu
En büyük zorluk, insanlara görüntünün ve sinemanın ne kadar önemli olduğunu anlatmaktı. Evet, ekmeğe ihtiyaç var ama aynı zamanda hikâyelerimizi dünyayla paylaşmaya da ihtiyacımız var. Çünkü biz sadece birer sayı değiliz; isimlerimiz, ailelerimiz, çocuklarımız ve yaşama dair umutlarımız var.
From Ground Zero’da komediden dansa, belgeselden kurmacaya, deneysel çalışmalardan animasyona kadar birçok türde film var. Bu çeşitlilik, “hayat devam ediyor” demenin bir yolu. Ve bu filmler şunu hatırlatıyor:
Bizim toplum olarak hayatımız 7 Ekim’de başlamadı. Bir tarihimiz, bir kültürümüz, bir kimliğimiz ve köklü bir sinemamız var.
Bu projede Gazze’nin günlük yaşamını acı ve fedakârlık anlatılarının ötesinde ele aldınız. Bu yaklaşım medyadaki temsil biçimini değiştirdi mi?
Bu projenin farkı, tüm klişelere karşı duran bir çalışma olması. Gazze’den, üstelik savaş sırasında çekilmiş filmler dendiğinde herkesin aklına bombalar, ambulanslar, yıkım ve gözyaşı geliyor. Biz bunu haberlere bıraktık; bunun yerine anlatılmamış hikâyelere yöneldik.
Bu yaklaşım birçok kişiyi şaşırttı çünkü beklenmeyen konulara dokunuyor ve savaşın ortasındaki gündelik hayatın günlük hayatındaki küçük ayrıntılara yaklaşmayı da sağlıyor. Üstelik burada asıl mesele bizim Filistinli olmamız değil; bu her toplum için geçerli. Çünkü çocuk her yerde çocuktur, kadın her yerde kadındır. Masum insanlar dünyanın her yerinde benzer insanlık dışı durumlarla karşılaşıyor. Masum insanlar dünyanın her yerinde insanlık dışı durumlarla karşı karşıya kalıyor.
Sinemayla Farkındalık Yaratmak
Peki bu yaklaşımın böyle bir etkisi oldu mu? Medyanın bakış açısını değiştirdi mi? Ya da ortaya çıkan fark tam olarak ne oldu?
Dünyada İsrail’in büyük bir kampanyası vardı; herkesin suçlu olduğunu, insanların başlarını kestiğini, kadınlara tecavüz ettiğini iddia ediyorlardı. Bu propaganda hızla yayılırken Amerika, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler de İsrail’i para ve silahla destekliyordu. Fakat kimse bu savaşın yarattığı tepkiyi, intikam duygusunu ve insanların yaşadığı gerçek etkileri konuşmak istemiyordu.
Bizim projelerimiz ise dışarıdaki insanların farkındalığını artırdı. Çünkü mesele sadece Filistinlilerin öldürülmesi değil; Gazze’de insanlığın yok edilmesi. Gazze’de insanlığı öldürüyorlar. Dolayısıyla her insan, nerede olursa olsun, Gazze’de bir insan olarak kendini savunmalı.
Bu yüzden herkesin, dünyada nerede olursa olsun, bu duruma bir insan olarak karşı çıkması gerekiyor.
Bence bu çalışmalar insanların bakışını değiştirdi. Savaş iki yıl sürse bile ikinci yılda daha fazla gösteri, daha fazla ses çıkıyor. İnsanlar konuşmaya, tartışmaya, değişim talep etmeye cesaret ediyor. Ama bu süreç zaman alıyor ve hâlâ devam ediyor.
“Toprağı İşgal Edebilirler, Sinemayı Değil”
Daha önce Londra’da bir röportajda, sinemanın hafızayı koruyabileceğini ve Filistinlileri “ayakta tutabileceğini” söylediniz. Çünkü filmler, rüyalar ve fikirler gibidir; kimse rüyaları ve fikirleri işgal edemez. Bunu sorarak devam etmek istiyorum: Sinemanın Filistin’i ve Gazze’yi göstermek konusundaki rolü zaman içinde nasıl evrildi? İkincisi, Filistin sineması neden geç görünür oldu?
Şunu söylemek istiyorum: Ben sinemaya gerçekten inanıyorum. Kendi adıma… 40 yılı aşkın bir süredir film yapıyorum. Filmlerim Cannes, Berlin, Venedik’te gösterildi; büyük kanallarla dağıtımlar yaptık, birçok ödül aldık, vs., vs. Ama ben gerçekten inanıyorum ki sinema bizi koruyabilir. Sinema, topraklarımızda kalmamıza yardımcı olabilir, bizi savunmamızı da sağlayabilir. Daha önce de söylediğim gibi, kimse sinemayı işgal edemez. Hiç kimse rüyaları, düşünceleri, fikirleri, sevgiyi, duyguları, hisleri işgal edemez.
Toprağı işgal edebilirler, yaptılar. Şehri yok edebilirler, yaptılar. Binlerce insanı öldürebilirler, yaptılar. Ama Filistinliler hâlâ orada. Hâlâ yaşıyoruz, hâlâ hayal kuruyoruz, hâlâ film yapıyoruz. Devam edeceğiz. Başka seçeneğimiz yok. Çünkü bu bir iş değil; iş yürümezse kapatıp ‘tamam, pes ettik’ diyebileceğimiz bir durum değil. Hayır! Bu bizim hayatımız.
Sinema bizi koruyabilir, sadece mağdur ya da kahraman olarak değil; toplum olarak, kültüre ve sanata sahip insanlar olarak sunabilir, dediğiniz gibi.
Bir soru daha eklemek istiyorum: Daha önce Filistinli insanlar sinemayı kullanmıyordu, ama şimdi medya ve sosyal medyayı kullanıyorlar. Peki, sinema bu anlamda geç mi kaldı, yoksa bunun başka bir nedeni mi var?
Çünkü biz diğer devletler gibi bir devlet değiliz. Bu yüzden sinemamız yok, bir film endüstrimiz yok, her yıl belirli sayıda filmi destekleyen bir film fonumuz yok. Film yapmak daha çok bireysel projelerle gerçekleşiyor. Bazı insanlar sinemayı seviyor, film yapmayı seviyor, Filistin hikâyelerini anlatmayı sürdürüyorlar. Ama Filistin sinemasından gerçekten mutluyum ve memnunum. Artık yeni bir nesil var; genç kadınlar ve erkekler film yapıyorlar. Sinemayı, politik hikâyelere dayalı olarak ya da sadece dayanışma talep etmek için yapmıyorlar. Çünkü biz mağduruz. İşte bu yüzden Filistin sineması büyük festivallerde ve yarışmalarda yer alabiliyor. Ödüller alabiliyor; bunu sadece konuları nedeniyle değil, sinema yapımı kalitesi nedeniyle alıyorlar. Sinemayı, yapıyı, anlatıyı, çekimi, kurguyu, sinemanın sanatını düşünüyorlar. Bu çok önemli. Eskiden bu mümkün değildi. 1982’ye kadar büyük savaşlar oldu, 1987’de büyük bir intifada yaşandı, 1990’da Oslo Anlaşması… Bu dönem boyunca sinema yapmak mümkün değildi. O zamanlar daha çok haber zamanıydı ve çok az kişi film yapmaya çalışıyordu. Ben de onlardan biriydim; sinema yapmaya ve dünyaya Filistinli yönetmenler olarak orada olduğumuzu göstermeye çalışıyordum.
Evet, ama sinemayı seven, sinemaya tutkusu olan insanlar her yerde vardır. Ve fırsat bulduklarında Filistin’de de vardırlar; bu, Filistin’den ziyade sinemaya olan kişisel bağlılıklarıyla ilgilidir. Biliyor musunuz, İsrail işgali altında mağdur olmak ya da hak sahibi olmak film yapmanıza yardımcı olmaz, sizi sinemada bir yere götürmez. Yetkin bir yönetmen olmak, iyi filmler yapmak ve bunları iyi platformlarda göstermek Filistin’e yardım eder. Konu savaş veya politika ile ilgili olmasa bile, herhangi bir hikâye olabilir. Önce bir yönetmen olmalısınız, sonra Filistinli.
Çadırda Cannes, Oscar Kısa Listesi ve Uluslararası Başarı
1995 yılında Cannes Film Festivali’ne katılan ilk Filistinli yönetmensiniz. 2024’te ise Cannes’da “From Ground Zero” filmini gösterdiniz ve sinema salonu yerine çadırları tercih ettiniz. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Benim için hayal kırıklığı oldu; çünkü Cannes Film Festivali basın toplantısında bu konuyla resmi olarak ilgilenmek istemediklerini açıkladı. “Filistinlilerle ilgilenmiyoruz” demediler, ama bölgedeki politik durumla ilgilenmek istemediklerini söylediler. Yalnızca Gazze ile ilgiliydi. Bunu öğrenince, ben de Gazze’nin Cannes’a gitmesi gerektiğine karar verdim.
Bu yüzden Cannes’da resmi olarak değil, kendi gösterimlerimiz, kendi sesimiz ve ekibimizle oradaydık. Filmleri gerçekten gösteren, Gazze’den gelen yönetmenlerdi. Çünkü bizim var olup olmayacağımıza Cannes’ın karar vermesini beklemiyorduk. Fikir basitti: “Cannes gitmek istemiyorsa, Gazze Cannes’a gidecek.”
Bu süreç sonunda daha da özel bir anlam kazandı. Orada sadece basına “Filistinliler de var” demek için bulunmuyorduk; her şeyi kendimiz seçtik. Ardından From Ground Zero projesi Toronto Film Festivali’nde resmi seçkiye girdi ve 2024’te Oscar kısa listesine alındık. Bu sayede Fransa, Amerika, İngiltere ve birçok ülkede geniş bir dağıtım ağına ulaştık. Tüm bunlardan önce ise film üretmek ve sinema yapmak zorundaydık.

