PERŞEMBE PAZARI'NDA BİR MATEMATİK LABİRENTİ
Borges’in edebi labirentini 64x64’lük bir matematiksel matrisle galeri mekânına taşıyan Sergen Şehitoğlu, "Çatallanan Yollar" sergisiyle izleyiciyi kendi seçimleriyle yüzleştiriyor.
Röportaj için yola çıktığımda, beni nasıl bir tezatlığın beklediğini aslında az çok tahmin ediyordum ama böylesini de beklemiyordum. Tramvaydan inip Karaköy’ün Perşembe Pazarı bölgesinde bulunan galeriye doğru yürümeye başladım. Bir tarafta cıvıl cıvıl bir enerji; diğer tarafta kafamı nereye çevirsem karşıma çıkan hırdavatçılar, nalburlar, elektrik malzemesi satan dükkanlar... Kaldırım kenarlarına dizilmiş el aletleri, kutu kutu somunlar, cıvatalar, rulmanlar ve su armatürleri arasından geçtim. Tarihsel bölgeler ve eski binalar her zaman ilgimi çektiği için bu yürüyüş benim için çok keyifliydi. İşte tam bu sanayi ve malzeme cümbüşünün ortasında, SANATORIUM’un kapısından içeri adım attığım an her şey bir anda değişti. Dışarıdaki o karmaşadan tamamen sıyrılıp; bembeyaz, son derece steril bir mekanda ve bir labirentin tam ortasında buldum kendimi.
Sanat tarihçisi Esra Aliçavuşoğlu’nun sergi metninde hatırlattığı üzere; mitolojide labirent, Daidalos tarafından yön kaybettiren, kaçışsız bir hapsetme aracı olarak tasarlanmıştı ve aslında insanın kendi yarattığı düzene nasıl teslim olduğunu anlatıyordu. Ancak sanatçı Sergen Şehitoğlu, “Çatallanan Yollar” sergisinde bu çelişkiyi mitolojik bir dille değil, tamamen matematiksel bir mantıkla ele alıyor.
İsmini Jorge Luis Borges’in meşhur öyküsünden alan bu etkileyici sergi vesilesiyle Şehitoğlu ile bir araya geldik. Perşembe Pazarı’nın gürültüsünden Matrix filmine, salyangozların yön bulma içgüdüsünden hayatın üzerimize yıktığı "her zaman en doğru kararı verme" baskısına kadar pek çok şeyi konuştuk. Söyleşi bitip de yeniden sokağa, o hırdavatçıların arasına döndüğümde aklımda en çok onun şu cümlesi kalmıştı: "Demin içeride baktığın şeyin içine çıkıyorsun şu anda”
Sözü daha fazla uzatmadan, sizi Sergen Şehitoğlu ile yaptığımız söyleşiyle baş başa bırakıyorum.
Sergen Bey, “Çatallanan Yollar” sergisiyle izleyiciyi matematiksel bir labirentin içine davet ediyorsunuz. Bu labirent sizin için neyi temsil ediyor?
Aslında burada biraz Aristotelesçi bir yaklaşımla işin özünden, yani varoluş amacından söz etmek gerekiyor. Sergide gözle görülmeyen ama arka planda benim kurduğum matematiksel bir labirent söz konusu. Buradaki tüm işler o yapıdan besleniyor ve karşımıza farklı biçimlerde çıkıyor.
Girişteki paneller, aslında o labirentin tek bir düzleme indirilmiş duvarları. Girişi, çıkışı veya hedefi olmayan bir labirent, tam karşılığı aslında İngilizcedeki “maze” kelimesi. Sadece içeride kaybolacağınız çeşitli yollar ve ucu açık, uzun döngüler var. İçeride zaman akıp giderken hiç durmadan seçim yapmak ve karar üretmek zorunda kalıyorsunuz.
İşte bütün sergi, bu labirent ile dünya arasındaki mantıksal benzerlik üzerine kurulu. İki dünyanın da ortak yapısı aynı: Zaman, uzay ve tam ortasında durup karar veren bir özne... Bu felsefî kurgunun sergi alanında gerçek bir karşılık bulması, izleyicinin dışarıdan içeriye girmesiyle doğrudan alakalı. Çünkü hepimiz dış dünyanın o kaotik yapısından sıyrılıp bu galeri mekânına adım atıyoruz. Kaldı ki buranın "dışarısı" da zaten içinde bulunduğumuz bölgenin kendi sosyolojik ve mekânsal dinamikleriyle çok yakından ilişkili.
Ben de tam bunu soracaktım, serginin ilhamını galeri çevresinden mi aldınız? Çünkü üst kattaki videoyu izlerken görüntülerin de bu sokaklarda çekildiğini düşündüm.
Hayır, aslında ikisi de değil ama çok güzel bir noktaya değindiniz. Tüm kurgu tam olarak bahsettiğiniz bu geçiş, bu tezatlık üzerine kurulu. Dışarıdaki o kaosu, gürültüyü ve yoğun hareketliliği bizzat yaşayarak içeri giriyoruz; dışarısı çok sesli bir ortam, etrafta bizi sürekli bölen bir sürü uyaran var. Fakat galeriye adım attığınızda aşırı steril, sessiz, ışığı tamamen kontrollü ve bembeyaz bir alanla karşılaşıyorsunuz. İşte o dışarıdaki hayatın, yani aslında zaten içinde yaşamakta olduğumuz o devasa labirentin kendisine, burada ilk defa "dışarıdan" bakma şansı yakalıyoruz.
Bu yapıyı çözünmeye, bir anlamda yapı söküme uğratmamın temel sebebi de bu; labirente onu var edenin gözünden, belki teolojik belki de metafizik bir perspektifle yeniden bakabilmek... Bu felsefî bakışı mekânda somutlaştırmak adına panellerde hafif yansıtıcı bir malzeme kullandım. İşlere yaklaştığınızda kendi gölgenizle, silüetinizle karşılaşıyorsunuz. Bir ayna kadar net ve parlak olmasını bilinçli olarak istemedim; amacım, izleyicinin bu küçük ve flû yansımalar sayesinde kendisini o panellerin, yani labirent sisteminin doğrudan içinde görebilmesini sağlamaktı.
"Demin içeride baktığın şeyin içine çıkıyorsun”
Ziyaretçilerinizin bu labirentte bir çıkışsızlık hissi ya da sürekli karar verme zorunluluğuyla karşılaşmasını mı amaçladınız?
Benim kafamda şöyle bir zaman akışı var: Kapıdan girdiniz ve bu yapıyla karşılaştınız. Evet, estetik olarak hoş yerleşmiş, göze güzel gelen bir yapı ama ilk bakışta tam olarak ne olduğu belli değil. Belki sergi metnini okudunuz, sonra ikinci kata çıkıyorsunuz.
İkinci kat size bu yapının dış dünyamızla olan ilişkisini gösteren bir video sunuyor. Ardından tekrar aşağıya indiğinizde, artık o eseri farklı bir gözle algılamanızı bekliyorum. Sanki videoda izlediğiniz şey onun içi, burası ise dışı...
En nihayetinde galeriden çıkıp tekrar dışarı adım attığınızda, eğer size şu ikinci cümleyi kurabiliyorsam: "Demin içeride baktığın şeyin içine çıkıyorsun şu anda..." İşte o zaman bu döngü benim için tamamlanmış oluyor. Sergi tamamen bunun üzerine kuruldu.
Serginizin adı olan “Çatallanan Yollar”, Borges'in bir öyküsünden esinlenerek seçmişsiniz. Neden bu ismi tercih ettiniz?
Evet, hatta esinlenmenin de ötesinde, doğrudan o ismi aldım. Jorge Luis Borges’in “Yolları Çatallanan Bahçe” adlı hikâyesinden bahsediyoruz. İngilizcesi “The Garden of Forking Paths”, ben sadece oradaki “bahçe” (garden) kelimesini düşürdüm ve geriye sadece “Çatallanan Yollar” (Forking Paths) kaldı. O hikâye de zaten bir değil, aslında birçok labirent üzerine kuruludur. Bu yüzden hikâyenin ruhu, serginin anlatmak istediği düşünceyle birebir örtüşüyor.

“Benim üretimimin ana damarı matematik”
Borges bu serginin çıkış noktası mıydı, yoksa matematik üzerine yaptığınız çalışmalar sizi zamanla aynı yere mi götürdü?
Aslında Borges ile olan zihinsel yolculuğum çok eskiye dayanıyor. 2020 yılında yine burada açtığım "Çakıltaşları" sergisi de adını onun “Mavi Kaplanlar” öyküsünden alıyordu. Tabii ki bu yeni sergi, doğrudan bir hikâyenin görselleştirmesi değil. Ben uzun yıllardır fonksiyonlar, veri görselleştirmeleri ve grafikler gibi analitik, matematiksel yapılar üzerine çalışıyorum. Bu sistemlere kafa yorarken zihnimde zaten bir labirent kurma fikri vardı.
Matematiksel bir formülün karmaşık olanlarından biri labirenttir. Örneğin bu serginin arka planında, bizim gözle göremediğimiz 64 kutuluk bir sistem işliyor. Tıpkı Matrix filmindeki birler ve sıfırlar gibi. Hangi kutunun hangisiyle komşuluk kurup kuramayacağını belirleyen dijital bir kod yapısı bu... Yani ben bu yolları oturup elimle çizmedim; matematiksel modeli oluşturdum, o yapı labirenti kendiliğinden açığa çıkardı.
Borges’in dünyaya bakış biçimi beni her zaman çok etkilemiştir. Labirent onun sadece bir hikâyesinde geçmez; defalarca, farklı şekillerde karşımıza çıkar. Üst kattaki videoda dış dünyaya attığım o çengeli, burada biraz da Borges’in adıyla ve felsefesiyle atmış oluyorum. Bahsettiğimiz şey sadece kuru bir matematik değil; içinde karakterlerin, kararların ve hikâyelerin olduğu bir dünya kurma çabası. Borges ne kadar matematikle yaklaşırsa yaklaşsın, nihayetinde ürettiği şey bir edebiyattı. Dolayısıyla o hayal dünyası, fikirler ve kurgusal zenginlik bu serginin de içinde yer alıyor.
Genellikle sanat dediğimiz zaman aklımıza ilk olarak matematik gelmez. Matematiğe bu kadar yoğun ilgi duymanızda mühendislik geçmişinizin etkisi oldu mu?
Kesinlikle öyle. Sergideki detaylı konstrüksiyonu modelleyebilmemde mühendislik geçmişimin büyük etkisi var. Ancak matematikle ilişkim sadece bununla sınırlı değil. Nasıl ki kimi sanatçı doğaya, politikaya ya da sosyal yapılara odaklanıyorsa, benim üretimimin ana damarı da matematik. Günlük hayatımda da bu alana yoğunlaştığım için, sanatsal üretimimde de doğal ilgi alanımın dışına çıkmıyorum.
"Bu, sanılanın aksine karamsar değil, son derece formel bir sergi"
Labirent bu serginin merkezinde. Peki sizin hayatınızda da kendinizi çıkışsız hissettiğiniz dönemler oldu mu? Bu ilginin biraz da kişisel bir tarafı var mı?
Yok, hiç değil. Hatta bu, sanılanın aksine karamsar değil, son derece formel bir sergi. Üst kattaki videoda durmadan tekrar eden nakaratın "devam et" üzerine kurulu olması da bundan. Bir yapının içinde karar vererek zamanı ve mekânı tüketmek benim için olumsuz değil; bu, hayatın gerçeği. Belki de bunu gözümüzde bu kadar büyütmeye gerek yok.
Zaman ve mekân içinde hareket ederken sürekli kararlar veriyoruz. Her verdiğimiz karar yeni bir çatal oluşturuyor ve seçmediğimiz o diğer yolu bir daha asla deneyimleyemiyoruz. Aynı noktaya geri dönsek bile zaten artık aynı zaman diliminde olmuyoruz. Dolayısıyla bu hayatın kendi doğası ve bu anlamda serginin okuması benim için çok daha iyimser bir yerde duruyor.
Mitolojideki o geleneksel labirent hikâyelerini düşünün; ortada hep bir canavar vardır ya da kahramanın tek amacı dışarı çıkmaktır, her şey bir hedef üzerine kuruludur. Bu sergideki labirentte ise böyle bir amaç ya da merkez yok, ya o sistemin içindesinizdir ya da dışında. Aslında çok teolojik bir şey bu. Hayat da tam olarak böyle.
Videodan da biraz bahsedelim Sergen Bey. Metin size ait, peki görseller ve o yürüyüş sahneleri nasıl ortaya çıktı?
Evet, metin bana ait, önce metni yazdım. Videoda, sürekli yürüyen bir zihnin zaman, mekân, içeride ya da dışarıda olma hâlleri üzerine düşünen iç sesine şahitlik ediyoruz. Bu yapıyı dört farklı şahıs kipi üzerinden kurguladım. "Ben" kipi içeride olup dışarının da bilincinde olan zihni temsil ediyor. Ancak zaman zaman aynı zihin kendisiyle hesaplaşır gibi "sen" diye konuşmaya başlıyor. İnsan bunu günlük hayatta da yapar; kendine "Bunu da beceremedin." der ve doğrudan "sen"e geçer.
Videoda bir de "biz" kipi var. Bu, dışarıdan gelen ilhamı temsil ediyor. Teolojik metinlerde yaratıcıdan söz edilirken kullanılan birinci çoğul şahıs da buradan geliyor.
Bir de dördüncü bir yapı var; bunlar da videodaki parazit sesler. Bu sesler o anda almaya hazır olmadığımız, zihnin henüz çözemediği dış uyaranları simgeliyor.
Görsel tarafta ise izleyicinin göz hizasından, sağ ve solu kapalı, yalnızca ileriye doğru yürüyebildiği labirentvari bir deneyim kurgulamak istedim. Farklı coğrafyalardan topladığımız yürüme videolarını post-prodüksiyonda birleştirdik ve sahneler arasındaki geçişlerde yapay zeka algoritmalarından faydalandık. Böylece birbirine bağlı olmayan gerçek mekânlar, tek bir yürüyüşün parçaları gibi akıyor. Toprakla başlayıp toprakla bitsin istediğim için video ormanda başlıyor ve görkemli bir ağaçla son buluyor. Biz uzayda, mekânda ileri geri hareket edebiliyoruz ama video aksini söylüyor: 'Düşündükçe zaman ilerliyor.' Belki düşünmeyi bıraksak zaman da duracak... Elbette bunu yapamıyoruz ama video tam da bu fikir üzerine kurulu."

Daha önce yayımlanmış kitaplarınız da var. Ama metni bu kadar merkeze aldığınız ilk çalışmanız bu değil mi?
Evet var ama onlar sanat üzerine kitaplardı; edebi bir kurgu değillerdi. Yazıyı bir anlatım aracı olarak ilk kez bu sergide kullandım. Metin video ile birleştiğinde iyi çalışıyor, tek başına aynı etkiyi yaratmazdı. İçindeki kısa ve vurucu aforizmalar görüntüyle birlikte hiç eğreti durmuyor ama bağımsız okunduğunda klişe algılanabilirdi. Beni en çok zorlayan da zaten bu dengeyi kurmaktı.
Sergide bu video ve enstalasyonun dışında bir de dijital fotoğraflarınız yer alıyor. Onların bu kurgudaki yeri nedir?
Onlar, aşağıdaki labirentin dijital ortamda ürettiğimiz CGI fotoğrafları. Üst kattaki oda tam bir tezatlık üzerine kurulu; solunuzda steril labirent, sağınızda dış dünya olan video yer alıyor. Üstelik her iki taraf da izleyicinin kendi gözünden, aynı bakış açısıyla kurgulandı. Ürettiğimiz otuz kareden seçtiğim üç fotoğraf ise insanın temel karar anlarını özetliyor: Tek yolun olduğu an, iki seçenek arasında kalındığı an ve çoklu çatallanmaların yaşandığı an.
Aynı zamanda aktif bir tasarımcısınız. Tasarımdan yayıncılığa uzanan bu çok disiplinli geçmişiniz ve malzeme konusundaki o pratik rahatlığınız, güncel sanat üretiminizi nasıl besliyor?
Tasarım projelerinde çok fazla kurulum ve uygulama yapıyorum. Bu da farklı malzeme ve teknikleri yakından tanımamı sağlıyor. Yaklaşık altı yıldır Nişantaşı’nda, Abdi İpekçi ve Vali Konağı hattındaki vitrinlerin çoğunu ben tasarlıyorum. Bunun dışında festival alanları, pop-up mağaza içleri ve dekorlar hazırlayarak yaptığım işi genel olarak “alan tasarımı” olarak tanımlıyorum. Bu pratiklik, hem sergi üretiminde hem de ekip çalışmasında önemli bir avantaj yaratıyor.
Aslında sanatsal yolculuğumda yaptığım her iş, bir sonrakini besleyen bir deneyime dönüştü. Sanata fotoğrafla başladım; bu sayede baskı teknikleri ve kâğıt türlerine erken dönemde hâkim oldum. Sonrasında sekiz sayı süren, pandemi döneminde başlayıp altı ayda bir çıkan bağımsız bir sanat dergisi yayımladım. Bu deneyim bana ciddi bir matbaa ve baskı pratiği kazandırdı. Kitap ve yayın süreçleri de eklenince renk, baskı kalitesi ve üretim teknikleri konusunda güçlü bir birikim oluştu. Yani tüm bu süreçler birbirini kesintisiz olarak destekliyor.
Serginizi gezip çıkan bir ziyaretçi galeriden ayrılırken hangi duyguları taşımasını istersiniz?
Elbette majör acıları ve majör mutlulukları bir kenara bırakarak, ortalama bir hayat süren, kendim gibi insanlar için söylüyorum bunu: Dünya tam olarak böyle bir yer işte. Zaman geçiyor, kararlar veriyoruz. Hayatı bu kadar başarı odaklı, sürekli "en doğru kararı verme" hedefiyle yaşamaya belki de gerek yoktur. Çünkü bu çatallanan yolların devamında bizi neyin beklediğini tam olarak bilmiyoruz. Bir karar veriyoruz ama seçmediğimiz o diğer yol artık tamamen geride kalmış oluyor.
Dolayısıyla bu sergi, aslında insanın üzerindeki o baskıyı biraz hafifletmesini istediğim bir çalışma. Görünüşte tam tersi bir his uyandırıyor olabilir; "İçerideyiz, kapana mı kısıldık, dışarısı çok mu hızlı akıyor?" gibi... Ama sergi kesinlikle bir çaresizlikle alakalı değil. Bu labirent bir kapan değil aslında; içinde yaşadığımız, zaman geçirdiğimiz ve bir süre sonra da bizim için bitecek olan bir dünya.
Son olarak, önünüzdeki takvimi sormak isterim. Planladığınız yeni bir sergi, kitap, dergi ya da farklı bir proje var mı?
Aralık ayında bir grup sergisi olacak. Aslında şu an SANATORIUM’da bu labirent projesinin sadece bir kısmını sergiliyoruz; bu fikrin devamı niteliğinde başka üretimlerim de var. İleride kamusal alanda, insanların doğrudan içine girip deneyimleyebileceği ve kendi küçük karar anlarını yaratabileceği açık hava heykelleri yapmayı planlıyorum.
Bir yandan da sergi sürecinde izleyicilerden çok farklı geri bildirimler aldım; insanlar bana kitaplar, makaleler, referanslar gönderdi. Bu süreçte okuduğum bir bilimsel çalışma özellikle ilgimi çekti: salyangozlar gibi beyni ya da merkezi sinir sistemi olmayan bazı canlıların da labirent benzeri yapıları çözebildiği ortaya konuyordu. Bu, “özne” kavramını yeniden düşünmeme neden oldu. Labirenti deneyimleyen kim, karar veren kim? Bu soru benim için yeni üretim alanları açtı.
Kolaylıklar diliyorum ve çok teşekkür ederim Sergen Bey
Ben teşekkür ederim, çok keyifliydi.
Sergen Şehitoğlu’nun “Çatallanan Yollar” sergisi, 25 Temmuz 2026 tarihine kadar SANATORIUM’da ziyaret edilebilir.

