"BEN ÇOCUKLARI DEĞİL, ONLARIN KADERİNE KARAR VERENLERİ YARGILIYORUM"

“Ölü Köpekler Isırmaz”, 45. İstanbul Film Festivali’nde sert hikâyesi ve Kemal Burak Alper’in etkileyici performansıyla dikkat çekti. Kadıköy Sineması’ndaki gösterim sonrası bir araya geldiğimiz başarılı oyuncu, “Tazı” lakaplı İsmet’in dünyasını ve filmin toplumsal yarasına dokunan tarafını samimiyetle anlattı.

Serpil Boydak

İstanbul Film Festivali’nin merakla beklenen yapımlarından biri olan “Ölü Köpekler Isırmaz”, Atlas Sineması’ndaki prömiyerinin ardından bu kez Kadıköy yakasındaki izleyicisiyle buluşuyordu. Gösterimin hemen öncesinde, filmin başrol oyuncusu Kemal Burak Alper ve ekip ile Kadıköy Sineması’nda bir araya geldik. Film bittiğinde salondaki izleyicilerin yüzünde, sokağın sert gerçekliğiyle karşılaşmış olmanın yarattığı o düşünceli ifadeyi görmek mümkündü.

Gösterimin hemen ardından, filmde "Tazı" lakaplı İsmet karakterine hayat veren Kemal Burak Alper ile bir araya geldik. Söyleşimizden birkaç gün sonra, ödül töreninde "En İyi Erkek Oyuncu" anonsuyla sahneye çıktığında; başarısını sadece kendi adına değil, filmdeki partneri Burak Can Doğan’ı da yanına çağırarak paylaştı. “Ben tek başıma almadım bu ödülü, birlikte çalışmamız sayesinde oldu” diyerek sergilediği o örnek dayanışma ve törenin sonunda bıraktığı “Sevgiyi yeniden keşfetmek hepimize iyi gelecek” mesajı, aslında röportajımız boyunca anlattığı o derin empatinin bir özeti gibiydi.

Kemal Bey, filmde canlandırdığınız İsmet yani “Tazı” karakterini anlatmanızı rica edebilir miyim?
İsmet, babasını tanımadan yetişmek zorunda kalan sıradan bir genç. Aslında herhangi bir gençte de İsmet’i görebiliriz. Bu noktada anne, tabii ki en büyük dayanak. Erkek olmak konusunda ona bir yön gösteriyor, rehberlik eden bir tarafı var. Fakat çocuğu sosyal dünyaya dahil eden genelde babadır, babası onu konumlandırır. "Dünya böyle bir yer oğlum, dünyada böyle bir yerdesin, bu taraftasın" diyerek... İsmet bunun bocalamasını yaşayan bir karakter.

Dogo bu boşluğu karşılıyor. Ona nasıl "erkek" olunacağını, nasıl bir dünyada yaşadığını kendi perspektifinden çiziyor. İsmet de bu dünyanın içinde tabii ki kendi gururuna ve fikirlerine sahip bir genç. Çünkü Dogo bir yerde onun arkadaşı. Ona babası kadar bağlanmadığı için hayata bakış açısı ve perspektif noktasında fikir ayrılıkları yaşıyorlar. İsmet o noktada kırılma yaşıyor bence. Ama tabii Dogo da İsmet de aslında birbirinden farksız, sistemin içinde var olmaya çalışan iki zavallı genç.

Dogo ne kadar konuşkansa, İsmet bir o kadar suskun bir karakter...
İsmet daha çok öğrenen bir karakter çünkü, Dogo’dan öğreniyor. Nasıl konuşması gerektiğini, hangi ortamda nasıl davranması gerektiğini... Dediğim gibi, babanın yapması gereken şeyleri Dogo yapıyor. Dogo, onun dünyada hangi konumda olduğunu ve nasıl konumlanması gerektiğini öğretiyor. O da Dogo'dan öğreniyor.

Siz bu iki karakteri "suçlu" değil de "kurban" olarak mı görüyorsunuz?
Kurban çok kolay bir rol, çok kolay bir kimlik. Aksine bence gayet kendi benlikleri içinde sağlamlar. Kavga veriyorlar, savaş veriyorlar. Ama nasıl diyeyim, onlara doğruyla yanlış gerçekten öğretilmediği için böyleler. Dünyalarında onlara gerçekten kim olduklarını, yani insani farkındalıklarını çözdürebilecek bir rol model ya da bir sistem olmadığından kaynaklı bu durum. Kurbandan ziyade, farkında olmadan gayet dürtüsel yetişen insanlar. İnsanları kendi kaderine bıraktığınızda ve eğitim faktörünü hayatlarından çıkardığınızda, orada "orman kanunları" başlıyor.

İsmet gibi karakterleri ya da bu tür davranan gençleri bu filmden önce yargılar mıydınız? Bakış açınız değişti mi?
Ben 37 yaşındayım. İnsan severim. Saygı, insanların birbirini anlaması ve kültürlerini paylaşması konusunda bence çok önemli bir nokta. Bu noktada edinebildiğim kadar kültür edinmeye, sevebildiğim kadar insan sevmeye çalıştım. Çünkü farkındalığı gelişmeyenlerin hepsinin temelinde, hayata karşı dürtüsel tepki verdiklerini gördüm. En basiti, hayatta kalma dürtüsü doğduğumuzdan itibaren yakamızda ya... Biz hâlâ o duyguyu şekillendirmeye çalışıyoruz. Bu yüzden çok yargılamıyorum, bu çok ağır bir sorumluluk. Her insanın taşıdığı gerçekten çok zor bir sorumluluk. Ama benim bu filmde yargıladığım tek bir yer var: O da bu insanların nasıl yaşaması gerektiğine karar verenler. O noktada çocukları suçlamıyorum.

Bu filme seçilme süreciniz nasıl oldu? Aslında siz Cihan Bey ile daha önce de bir kısa filmde çalışmışsınız
Evet, çalıştık. Arkadaşım zaten, filmin haricinde de oturup muhabbet ederiz, hikâye de konuşuruz.
Bir de Adana'daki arkadaşlarımın şöyle bir farkı var -kayırayım onları biraz, ben de burada faal biçimde çalışıyorum- işlerini kendilerinden daha çok seviyorlar. O noktada işin herhangi bir yerinde yetersiz kalındığı zaman oturup konuşulduğunda, kimse kendini geliştirmekten veya eleştirilmekten kırılmıyor. Bu durum her şeyi çok güzel bir çalışma grubuna dönüştürüyor. O açıdan beraber çalıştık, konuştuk. Bir film yapmak istediğini söyledi, "Tamam" dedim. "Yine de senaryoya bakarız" dedi ve gerçekten senaryo geldi.

Teklif edilen rol size uymasaydı kabul etmeyebilir miydiniz?
Evet, hatta üzerine konuşurduk. Bu filmde de konuştuk, konuşmadık değil. O muhabbetimizden böyle bir iş, bir ortaklık doğdu çalışırken.

“Bazen seyirciyi sarsmak gerekiyor”

Senaryoyu ilk okuduğunuzda neler hissettiniz? Karakteri beğendiniz mi? Eklemeleriniz veya yönetmenden talepleriniz oldu mu?
Senaryoyu okuduğumda beğendim. Çok geniş bir dünyası, iyi hatlarla kurulmuş bir yapısı vardı. Dünyadan iyi etkilenen, toplumsal "tıkalı damarları" keşfetmiş bir senaryoydu. Biz bir tek finalde anlaşamadık Cihan ile.

Siz nasıl bir final istiyordunuz?
Serpil hanım, hepsi finali bizden gizledi.

Ne zaman öğrendiniz finali?
Son çekimden hemen evvel söyledi. Ben daha önceden de "İyi bitiyordur herhalde" falan diyordum. Alternatif finali söyleyeyim mi? Tekneye birlikte binerler, çantaları atarken şöyle bir gözleri arkaya takılır. Kendi dünyalarından, terk ettikleri yere bakarlar. Mutlu mu değil mi bilmiyorum, karmaşık duygular besliyorlar sonuçta. Kurtuluyorlar ama oradan ayrılmak da farklı bir duygu... Yönetmenin tercihi de etkili bir dil bu arada. Seyirciyi sarsmak bazen gereklidir. "Bu çocukları getirdiğiniz hal bu" demek, "Kendinize gelin" demek çok kuvvetli bir mesaj. Şiddet seminerlerini bile şiddete uğrayanlara veriyoruz, oysa şiddet uygulayanları eğitmemiz gerekiyor.

Onun için "Sonunu bilmiyorduk, taleplerimiz vardı ama yönetmen kabul etmedi" diyorsunuz
Evet, senaryoda da tam bilmiyordum. Her şeyi konuşmuş da olabiliriz ama sonuçta o karakterler hep beraber ortaya çıktı. Cihan bizi çok güzel bir şekilde "opere etti" bence.

“Kedilerin farelerden kaçtığı bir dünya orası”

Filmin çöplerin arasında geçeceğini gördüğünüzde ne düşündünüz? Oraya nasıl alıştınız?
Alışılmıyor. Ben o iki kavga eden fareyi görünce şoka girmiştim. Gözümün önündeydiler. Orada kediler farelerden kaçıyordu, dağ fareleri çok kocamanlar. Refleks olarak farenin kaçmasını bekliyorsun ama fare kaçmayıp karşına dikilip sana bakınca gerçekten işin rengi değişiyor.

Burak Can Doğan ile nasıl çalıştınız? İlk birlikteliğinizdi sanırım, daha önceden tanışmıyor muydunuz?
Burak Can çok yetenekli bir adam, bence önü de açık. Umarım o da bunun mücadelesini verecek. Her kabiliyet, aynı zamanda onun adına mücadele etmenizi talep ediyor, böyle bir gerçek var maalesef. Tam bu jenerasyon için bir şeyler yapmak isterken, bir alt jenerasyonumdan olan Burak Can ile bir arada olmak çok anlamlıydı. Onun rahat çalışması, üretkenliği ve motivasyonu beni de motive etti. Sahneler çok keyifli geçti.

Bu filmde sizi en çok ne zorladı; fiziksel koşullar mı yoksa zihinsel süreç mi?
Film hem fiziksel hem zihinsel olarak zorluydu. Örneğin üşüme sahneleri... Ama en çok filmin son sahnesini öğrendiğim zaman zorlandım. İyimser bir insan olarak bu beni etkiledi. Ama düşününce, gerçekten etkili bir final.

Film, Atlas Sineması’ndaki ilk gösteriminden sonra bugün de Kadıköy Sineması’nda seyirciyle buluştu. Siz de iki gösterimde de seyirciler arasındaydınız. Atlas’taki o ilk heyecandan sonra buradaki yorumlar nasıldı?
Güzeldi, seyirciden güzel karşılıklar aldık. Çıkışta dağılmadılar, bizimle vakit geçirip film üzerine sohbet ettiler. Sinemadan çıktıktan sonra da muhabbet devam etti. İşimize nasıl yaklaştığımızın merak edilmesi çok güzeldi, hele ki İstanbul Film Festivali’nde olunca...

Bir de Altın Lale’de yarışıyorsunuz...
Bunlar çok güzel hisler. Ekipçe zorlandığımız şeylerin tadını çıkarmak güzel bir karşılık. Emek ve çaba yerini buluyor.

Yönetmeniniz Nuri Cihan Özdoğan ile rahat çalışabildiniz mi? Size alan tanıdı mı?
Cihan ile çalışmak güzel. Cihan, hikâyesini seven ve o hikâyenin karşıdaki etkisiyle gerçekten ilgilenen bir yönetmen. "Ne hissettirdi, ne uyandırdı, nasıl ifade ediyorsun?" diye sorar. Karakterlerini çok iyi tanıyor, nerede nasıl davranmaları gerektiğini bildiği için oyuncuya yardımcı oluyor. O yüzden Cihan’ı çözmek gayet keyifliydi benim için.

"Kemal önüne bak, yol dönüyor"

Sette hiç tartıştığınız bir konu oldu mu?
Ya biz sette çok eğlendik. A’dan Z’ye her şeyi yaşadık, kaza bile atlattık. Benim ehliyetim yok, daha yeni alıyorum. Kamyon kullandığım bir sahne var. İsmet motivasyonunu Dogo’dan alıyor ya, kafayı çevirip Dogo’yu dinlediğim bir anda telsizden bir sessizlik oldu. Sonra "Kemal önüne bak" dediler. Kafayı bir çevirdim, yol dönmüş, biz yoldan dışarı çıkmak üzereyiz. Sakince topladık, sahneyi bitirdik. Kamyonun sahibi geldi, "Ne yapıyorsunuz, uyuyor mu oyuncunuz?" falan dedi.

Siz balıkçı çalışırken de araba kullanıyorsunuz
Kullanıyorum evet. Ama o sahnede asıl mesele benim Dogo’yu dinlemem gerekiyordu. Karakterim kötü şeyler yaşamış, ondan destek alacak, o beni motive edecek. Dogo, "Bir şey yok oğlum" falan diyecek, ben de ondan yeniden gaz alacağım. Sahne öyle akıyor.

Ancak güvenlik ve çekim açısı için şöyle bir çözüm bulduk: Dönüş yolunda kamyonu şoförün kendisi sürdü. Dogo’nun olduğu karşı çekimlerde, şoför benim kıyafetlerimi giyip direksiyona geçti. Ben de kadraja girmemek için aşağıya, yere yattım. Repliklerimi oradan, yerden söyledim; o şekilde konuştuk. Yoksa kamyonun sahibi haklı olarak geriliyordu, az kalsın alıp gidecekti kamyonu. (Gülüyor) Ama en azından neden böyle yaptığımızı, o sahnenin duygusunu anlatınca bizi anladı.

Adana'da yaşıyorsunuz ve Adana Şehir Tiyatrosu'nda oyuncusunuz. Aynı zamanda yönetmen yardımcılığı da yapıyorsunuz. İstanbul’dan uzak olmak iş anlamında bir engel yaratıyor mu?
Ben işimi seviyorum. Bizim işimiz aynı zamanda olgunluk talep eden bir iş. Kendimizi karakter olarak geliştirmemiz, egolarımızı tanımamız gerekiyor. Bunun işimize mani olmaması için çok çabalamamız gerekiyor. Adana'da çalıştığım grup, beraber rahat üretebildiğim bir grup. Aslında burada (İstanbul'da) da faal olarak çalışıyorum. O açıdan Adana beni işin temposundan ve "network" havasından kurtarıyor, sadece işin etkisiyle hareket ediyorum. Bu da güzel bir yol.

Yakın gelecekte hangi projeleriniz var?
Netflix için çekilen, Ahmet Ümit’in “İstanbul Hatırası” romanından uyarlanan ve yönetmenliğini Abdullah Oğuz’un üstlendiği 6 bölümlük dizinin çekimlerine başladık, şu an o projede yer alıyorum.
Bunun yanı sıra “Salyangoz Adası” adında bir bağımsız iş yaptık, onun dünya prömiyerini bekliyoruz. Ayrıca Caner Özyurtlu’nun “Büro” dizisinde de çalıştım.
Çalışıyorum yani... Bakalım, umarım herkes adına güzel işler çıkar. Güzellikle yaptığımız projeler seyircisini sevince, biz de o işten daha motive ayrılıyoruz ve bir sonrakine daha büyük bir istekle dönüyoruz.

Teşekkür ederim Kemal bey, sizi perdede 'Tazı' olarak izledikten sonra, gerçek hayattaki o mütevazı ve dayanışmacı duruşunuza tanık olmak çok değerliydi.
Ben teşekkür ederim.


 

Google+ WhatsApp